deneyim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneyim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2011 Perşembe

Yaratıcı endüstrilerimizde güzel gelişmeler oluyor...

Yaratıcı endüstrilerin birbirleri arasındaki etkileşim ya da küresel ağlara dahil olma konusundaki çabalar ufak ufak da olsa yeşermeye devam ediyor. Öncelikle, 10 Mart akşamı kara rağmen yüksek katılımlı bir Pecha Kucha gecesini daha başarıyla gerçekleştirdik. Bir sonraki buluşmamız 12 Mayıs'ta yine Yapı Endüstri Merkezi'nde düzenlenecek. Bekleriz.



Hizmet tasarımına yönelik tadımlık ama uluslararası bir etkinlik olan Global Service Jam’in İstanbul ayağı da 11-13 Mart tarihleri arasında gerçekleştirildi. GSJ İstanbul’un Facebook sayfasından öğrendiğimiz kadarıyla haftasonu yapılan çalışmalar sonrasında 7 hizmet fikri doğmuş. Umarım fikirler en doğru şekilde hayata geçirilebilir.



DESIS (Design for Social Innovation and Sustainability) oluşumunun Türkiye ayağının tanıtım toplantısı da dün yapıldı. İTÜ Taşkışla kampüsünde düzenlenen ve İTÜ Endüstriyel Tasarım Bölümü’nün ev sahipliğini yaptığı toplantıya katılım ne yazık ki azdı. İnanıyorum ki projeler çoğaldıkça ve farklı paydaşlar birbirleriyle daha fazla iletişimde oldukça sosyal etkinin ivmesi de artacaktır.



2011'in yaratıcı endüstrilerimizin parladığı, toplumsal refahımız için gereken sosyal dönüşüm projelerinin arttığı bir yıl olmasını diliyorum. Daha nice yeni başlangıçlara...

23 Şubat 2011 Çarşamba

Üç film birden...

18-20 Şubat tarihlerinde her güne 1 film sığdırdım. If İstanbul 2011 başlar başlamaz önce “Utopia in 4 Movements” filmini, 19’unda “Udaan”ı ve 20’sinde de “King’s Speech”i izledim.



“Utopia in 4 Movements” film değil bir performans. Sahnede filmin yönetmeni Sam Green, bir elinde mikrofon bir elinde pointer 90 dk boyunca (ki o kadar bile sürdüğünü düşünmüyorum) şair gibi konuştu. Hikayesine eşlik eden görüntüleri laptop’tan ekrana yansıtırken, soundtrack de yine aynı sahne üzerinde canlı olarak icra edildi. Ses ve ışığı da salonun arkasında başka bir kişi koordine etti. Green, ütopya hikayesini Amerika’daki karamsar bakış açısına karşı gönderme yapmak için kurgulamış. Bu yüzden Amerika’daki film gösterimleri fazlasıyla interaktif ilerliyormuş. Filmin sonunda soru cevap kısmına geçtiğimizde Green, belki alt yazıyı takip etmek belki de diğer toplumların hayata o kadar da karamsar bakmamaları sebebiyle bu interaktivitenin yakalanamadığından bahsetti. DVD’sini tavsiye etmek isterdim ama aynı hissiyat nasıl aktarılır emin olamadım...



“Udaan” ise geçen yıl Cannes Film Festivali’nin özel gösteriminde yer almış bir Hint filmi. Aklınıza Bollywood türü bir yapım gelmesin. Despot bir baba ve hayalleri peşinden gitmeye çalışan oğlu arasında geçen bir hikaye... “King’s Speech” ise Kraliçe 2. Elizabeth’in babası VI. George’un hikayesi. Halbuki biz onun yerine 2 kez evlenip boşanmış Amerikalı sevgilisi için tahtı bırakan abisi VIII. Edward’ı daha yakınen tanıyoruz.



Her 2 film de baba(ebeveyn)-çocuk ilişkisinin ne kadar kritik olduğunu göstermek adına iyi kurgulanmışlardı. “Udaan”da kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını fark eden ve her türlü riski alarak kendi başına durmayı seçen bir genç varken, “King’s Speech”te dadılarla büyümüş, ezilmiş, kendine güvenin nasıl bir his olduğunu unutmuş bir lider vardı. Her iki film de özgüvenin önemini, gerçekten inandığımız zaman herşeyi yapabileceğimiz ana güç olduğunu ve bastırılmış olsa bile tekrar eski şiddetine kavuşturulabileceğini gösterdi.



Sorulabilecek o kadar çok soru var ki: Korkularımızın üzerine mi gidiyoruz yoksa saklanmayı mı tercih ediyoruz? Korkularımızın üzerine yürümek için gereken cesareti içerde mi dışarda mı arıyoruz? “.... olmazsa/yapamazsam, ben ben olmam / yaşayamam” dediğimiz bir hayat amacımız var mı? Bu amaç için herşeyi göze alabilir miyiz? Yeri geldiğinde bırakıp gidebilir yeri geldiğinde kalıp savaşabilir miyiz?

(Kalbim bu pazar En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde King's Speech'ten Colin Firth’ün Oscar’ı kazanmasını diliyor ama filmi izlediğinizde Geoffrey Rush’ın performansına da hayran kalabilirsiniz ki zaten Yardımcı Erkek de adaylar arasında.)

18 Haziran 2010 Cuma

Kent için, gelecek için...

Koordinasyonunu yürüttüğüm okul öncesine yönelik sosyal sorumluluk projesi "ben de ben de" sebebiyle günler 2010 başladığından beri bayağı yoğun geçiyor. Üstelik bu zaman içinde hem ülkemizdeki sosyal girişimciler ve tasarımcılar hem de yurtdışından yeni insanlarla tanışmak yepyeni deneyimler kazandırıyor. Bu yüzden bir süredir Radikal Tasarım Eki'nde yayınlanan yazılarım hariç bloğuma fazla ilgi gösteremediğimin farkındayım ama bu durumun çok kısa zaman içinde değişeceğini garanti ediyorum çünkü bazı sürprizler hazırlıyorum.

Her ne kadar yazıda bahsettiğim uygulamaları kendi gözlerimle görememiş olsam da Milano'da bu yıl ikincisi düzenlenen "Public Design Festival" hakkında hazırladığım ve Radikal Tasarım Eki'nin Haziran sayısında yayınlanan yazımı sizlerle paylaşmak istiyorum. İçinden çıkılmaz bir hal alan şehir hayatını daha keyifli kılmak için bizler de benzer projeleri aralıksız gerçekleştirebilir, kültür sanat projelerini ve deneyim tasarımına ait işleri içselleştirebilir ve her ne kadar Avrupa Kültür Başkenti ünvanı süreli de olsa bu ünvanı daim kılacak benzer etkinliklerin sürdürülebilirliğini sağlayabiliriz.

26 Mart 2010 Cuma

İstanbul'da kültürel dönüşüm sohbeti

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) tarafından 2010 Avrupa Kültür Başkenti Projesi'nin tamamlayıcı seri seminerlerinden ikincisi dün akşam gerçekleşti. İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) Deniz Palas Binası'nın konuğu Tate Modern Müzesi Kentsel Yenileme ve Mahalli Ortaklıklar Yöneticisi Profesör Donald Hyslop'tu. "Yaratıcı Topluluklar: Şehirlerin yeniden yapılanmasında, kültürün, iş dünyasının ve mahallelilerin birlikte rolü" başlıklı seminere biraz gecikmeli de olsa katılabildim ve ne yazık ki fotoğraf çekemedim.



Hyslop’un sunumu dinamik ve başarı hikayeleriyle doluydu. İngiltere’de merkezden nispeten uzak ve eskiden endüstri bölgesi olan Southbank Center’ın nasıl dönüştüğünü, turistlerin ve yerli halkın bu bölgeye nasıl akın ettiğini (yılda 13 milyon), yeni iş imkanlarının yaratıldığını ve sıradan vatandaşın sanatla nasıl bütünleştiğini dinledik. (Keşke daha fazla kişi dinleyebilseydi.)



Tate aslında birden fazla müzeden oluşuyor ve İngiltere ulusal sanat koleksiyonun da sahibi. Tate Modern da aynı Santral İstanbul gibi eski bir enerji santralinin dönüşüm projesi. Ünlü mimarlar Herzog & de Meuron’un yenilediği Tate Modern’ın yıllık bütçesi 20 Milyon Pound. %45’ini Kültür Bakanlığı sağlarken, geri kalanını müze yönetimi çeşitli faaliyetlerle (sponsorluklar, etkinlikler, hediyelik eşya dükkanı satışları, restoran/cafe, vb.) oluşturuyor.



Hyslop, müzenin bu bölgeyi çekim merkez yapma uğraşlarının yanısıra yönetim kurulunda olduğu “better bankside” oluşumunun da yoğun çalıştığını belirtti. Sürekli temizlenen sokaklar, asli görevlerinin dışında turistlere yönlendirmede bulunan polisler, yoğun trafiğe karşı alternatif ulaşım sağlayan bisikletler, açık havada kullanabileceğiz sandalyeler (ki Hyslop, bu sandalyelerin çalınmadığını ama çoook uzak yerlerden toplandığını bunun farklı bölgelerde yaratılan görsellik açısından önemli olduğunu paylaştı), sanat eserleriyle zenginleştirilen alt geçitler... Zorlu semtlerde yaşayan gençlerin sosyalleştirildiği “Street Genius” projesini çok sevdim, ayrıca “Bankside Urban Forest” (şehirde orman) için Londra Belediyesi’nden 4 Milyon Pound’u garantilemiş durumdalar.



1980’lerin ikinci yarısından itibaren “yaratıcı endüstriler (creative industries)”e yatırım yapan ve neredeyse bu terminolojiyi yaratan İngiltere ile ülkemizi karşılaştırmak yanlış olur. Ancak böyle bir başarı hikayesi için ülkenin kültür sanat politikası kadar yerel yönetimin kararlılığı da çok önemli. Ayrıca, fark yaratmak ve iyi işler çıkarmak istiyorsanız büyük şirketler gibi işinin uzmanı profesyonellerle çalışmalısınız.



Soru-cevap bölümünü yöneten Bilgi Üniversitesi Kültür Yönetimi Öğretim Üyesi Dr. Asu Aksoy’un da belirttiği gibi İngiltere kültür-sanat merkezlerini çekim noktası olarak konulandırma aşamasını çoktan geçti. Artık, bilgi birikimlerini etraflarına yayma ve çevrelerini dönüştürme fazındalar. Türkiye ise durum ne yazık ki hala emekleme döneminde yani sanatsever kitleyi oluşturmak ve bu kitleyi kültür merkezlerine çekme aşamasındayız. Bu yüzden her semtte daha fazla salon dolduracak, müze kapılarında kuyruk oluşturacak, kitlelerin kültür sanat için oluşturulmuş çekim merkezleriyle bütünleşmeleri üzerine yoğunlaşmalıyız.

Bu arada Southbank’teki dönüşümü görmek isteyenler Dustin Hoffman ve Emma Thompson’ın rol aldığı 2008 yapımı “Last Chance Harvey”yi izleyebilir. Çok akıcı bir film olmasa da modern ve yenilenen Londra’yı görmek isteyenlere önerebilirim.

15 Kasım 2009 Pazar

Yağmur yağarsa çözümü var!

Düşünün bir: Ülkeniz deniz seviyesinin altında. Küresel ısınma sebebiyle yaz kış artan yağışlar şehir için büyük tehlike. Mevcut altyapınıza yeni kollar eklemek de çok pahalı. Ne yaparsınız? Derdinize çözüm bulacak uzmanların kapısını çalıp, bu sorunu en az zararla karşılamaya çalışırsınız.


© De Urbanisten ve Studio Marco Vermeulen

Bahsettiğim ülke, Hollanda. Şehir ise Rotterdam. 2015 yılına kadar 570 milyon litrelik yağış (140 stadyumluk alanı 80 cm yüksekliğinde dolduracak kadar) düşmesini bekleyen şehir önlem için şimdiden adım atıyor. Florian Boer ve Marco Vermeulen isimli 2 mimar “Waterpleinen” isimli projelerinin prototipini ilk olarak 2005 yılında sunuyor.

Sistem, yoğun yağışı yerin altında değil üstünde toplamak üzere kurgulanan su meydanları fikrine dayanıyor. Yağış olmadığında şehirlilerin keyif alabileceği oyun parkı görevini görüyor. Artan yağış ve fırtına şiddetine göre ise şekil değiştirip mevcut altyapının kaldıramayacağı ağırlığı hafifletmiş oluyor.



Sadece 1 su meydanının kaldırabileceği kapasite 1.000 metreküp yani 5.000 adet su dolu küvete eşit. İklim değişikliğinin şehir hayatını ve ekonomisini olumsuz etkilemeden önlemini almak isteyen yöneticiler, bir kaç yıl içerisinde en az 25 Waterpleinen’in yapılacağını belirtiyor.

Değişen dünya koşullarına mevcut sistemiyle adapte olmaya çalışan toplulukların imdadına sürdürülebilirliği ve beşikten beşiğe felsefesini benimsemiş uzmanlar yetişiyor. Tasarladıkları çözümlerin birden fazla fonksiyonu içermesiyle de hem ihtiyaç karşılanıyor hem de şehirdekilere bir deneyim alanı sunulmuş oluyor.



Kaynak: Alphabet City Festival

11 Kasım 2009 Çarşamba

Pecha Kucha Night İstanbul # 3

Yaratıcı fikirlerinizi farklı kitlelerle paylaşmak, yeni insanlarla tanışmak ve sohbet etmek, dinamik ve eğlenceli bir gece geçirmek. Hepsi 2003 yılında Japonya’da doğan Pecha Kucha fikrinin temellerini oluşturuyor. Daha önce iki kez Santral İstanbul’da düzenlenen Pecha Kucha Geceleri, artık 34 Solo önderliğinde gerçekleştiriliyor.



Bugüne kadar 250 şehirde düzenlenen etkinliklerdeki sunumların en önemli kriteri 20x20 felsefesi. Amaç, her slayta 20 saniye ayırıp sadece 20 slaytla yaratıcı fikrinizi anlatmak. Böylece, hem dinleyeceğiniz konular artıyor ve çeşitleniyor hem de tempo sürekli yüksek kalıyor. Bu yılın buluşması, 17 Aralık’ta Hayal Kahve Bistro’da ve giriş ücretsiz.

Pecha Kucha sitesindeki sunumlara bakınca katılımcıların profili ağırlıklı sanatçı ya da tasarımcı gibi algılanabilir ama belki yeni kitabınız bitmek üzere, sürdürülebilirlikle ilgili söyleyecekleriniz var ya da şehirde gerilla tarımcılığını başlatmak istiyorsunuz. Sunum yapabilmek için derhal Solo Projeler’le bağlantı kurup kendilerini ikna edin. Biz de düşüncelerinizi ilk ağızdan dinleyelim. 17 Aralık'ta görüşmek üzere...

22 Ekim 2009 Perşembe

Deneyim için sokağa çık!

Yeni çağ, deneyim çağı. hedef kitlelerine farklı deneyimler yaşatmaya sadece tasarımcılar ya da kurumlar uğraşmıyor, sanatçılar konser ya da gösterilerinde salt müzikten öte detaylar sunuyor, alternatif festivaller sanat ve bilimin çakıştığı "hadi canım!" dedirten projeler çıkarıyor... Üstelik, izleyici edilgen konumundan çıkıp projenin bir parçası haline geliyor.


Sarkuysan Binası © Banu Beysungu

Mesala, 10 Ekim’de Galata’da düzenlenen “Guerilla Lighting” naif tarzıyla hem deneyim hem de tasarım açısından etkinliği izleyenlere farklı bir gece yaşattı. Şişhane ve Galata’da toplanan kalabalık projektörlerle ışık oyununa katılmadı ancak estetik koşullar gözetilmeden ışıklandırılan mekanlar bu geceye özel farklı aydınlatıldı ve tekrarı olup olmayacağı bilinmeyen o dakikalara katılımcılar fotoğraf makineleri ya da cep telefonlarıyla şahitlik etti.

Canadian Center for Architecture ise geçen yıldan beri devam eden sergisi ile çağdaş şehirlerde yaratılan 99 olumlu değişikliği biraraya getiriyor. Yürümek, bisiklete binmek ya da oyun gibi aktivitelerin yanı sıra yaşadığımız alanların mimar, sanatçı ya da kolektif oluşumlarla nasıl farklı bir anlam kazandığını örnekliyor. Kısaca bu deneysel uygulamaların şehir hayatında ve yaşayanlar üzerinde nasıl bir etki yarattığını gösteriyor. Sergi Kanada’nın ardından Mart 2010’a kadar Chicago’da.


© KMA

İngiliz medya sanatçıları Kit Monkman ve Tom Wexler’den oluşan KMA'in projeleri de halka açık alanlarda insan ve ışık etkileşimi üzerine. En son projeleri ise 29 Ekim-1 Kasım arasında İngiltere’nin 3 şehrinde aynı anda düzenlenecek "Streetgames". Nasıl mı? Halka açık bir yerde zemine ışık yansıtılarak bir oyun alanı yaratılacak. Toplam 10 dakika sürecek oyunda oyuncular yerdeki toplara dokunarak bir yerden bir yere taşıyacaklar. Ancak ortada ne fiziken top var ne de sahanın sınırları çizili. insanların bedensel hareketleri oyunu da şekillendirmiş olacak.

Günümüzde hiçbir şeyin sınırı belli değil. Eskiden parkları olmayanlar oyunlarını sokak aralarında oynardı. Şimdi ise ne oyun oynamak için özellikle parka gitmeye gerek var ne de oyun sadece çocuklara özel. Şehir, 7’den 70’e her birey için hem yaşam hem çalışma hem de oyun alanı.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Önce Facebook, şimdi Twitter, yakında Foursquare...

Tarife gerek yok, Facebook ve Twitter, sosyal medyanın önemli mecralarından. Markanın müşterileriyle olan iletişimini nasıl sağlamlaştıralımdan tutun da arkadaşlar arası geyik muhabbete kadar herşey mevcut. Şimdi de bu platformlar arasına Foursquare ekleniyor...



Adını bir top oyunundan alan Foursquare, 2004’te yılında Dodgeball isimli bir mobil hizmet olarak geliştiriliyor. 2005’te Google tarafından satın alıyor ve öldürülüyor. Ancak kurucu Dennis Crowley, fikrini öldürmekten ziyade geliştiriyor. Sistem nasıl işliyor? Her sosyal ağ platformlarında olduğu gibi statünüzle ilgili bir güncelleme gerekiyor, ancak burada fark mekanlara “check-in” yapmanız. Sosyalleşmek için arkadaşları telefonla aramak ya da SMS göndermeye gerek yok. Gittiğiniz mekana giriş işleminin ardından puan kazanıyorsunuz. Arkadaşlarınız da Foursquare kullanıyorsa nerede olduğunuzu görüntüleyebiliyor.

Bu arada, dilerseniz farklı bir sürü yeni yeri keşfedebilir, mekanlarla ilgili yorumlarınızı paylaşabilirsiniz. Ya da sürekli takıldığınız bir mekan varsa “fahri vali” muamelesi görüp, avantajlardan yararlanabilirsiniz. Yurtdışında her 3 hizmeti kullananların yorumu, Facebook ya da Twitter’da karanın çoktan göründüğünü, bu nedenle dostlarla bir arada olmak için Foursquare'in daha çok tercih edildiği yönünde.


© Amit Gupta @ Flickr

Amerika’da 31,Kanada’da 3 şehrin yanı sıra Avrupa’da sadece Londra ve Amsterdam’da kullanılabilen Foursquare şu an para kazanmıyor ve iş planı bile henüz yazılıyor. Ama “oyun oynarken sosyalleşilebilen” formülüyle deneyim açısından kullanıcılarına, pazarlama açısından da markalara potansiyel vaat ediyor.

13 Ekim 2009 Salı

İnovatör bankacılardan konsept tasarım...

Ağustos 2007’de ABN Amro çalışanları tarafından kurulan “Dialogues Incubator”, hızlı ilerleyen hayatımızda işbirliği, inovasyon ve sürdürülebilir sorumluluk anlayışını birleştirerek sokaktaki insanın ihtiyaçlarına ve sosyal konulara çözüm bulmayı amaçlıyor. Websiteleri çok yol alamamış gibi bir görüntü sunsa da çalışmalarının ilk meyvesi, ses getireceğe benziyor.



Borsada aracı kurumu devreden çıkarıp internet üzerinden alım-satım işlemi yapanlar arasında gerçekleştirilen araştırmalar gösteriyor ki, bu kişilerin kararlarını mantık değil duygular (özellikle korku ve açgözlülük) yönlendiriyor. “Rationalizer” konsepti de bu gerçekten yola çıkan Dialogues Incubator ile Philips Design işbirliği sonucunda doğuyor.

Bilezik (EmoBracelet) ve çanaktan (EmoBowl) oluşan Rationalizer’da bilezik sayesinde yatırımcının anlık duygu değişimi ölçülüyor. Bu seviye ne kadar şiddetliyse ister bilezikte ister çanakta aynı şekilde renk ve desen değişimi oluyor. Böylece yatırımcıyı uyaran bu sistem sayesinde kişi durup derin bir nefes alarak kararını gözden geçirmiş oluyor.



Gelecekte piyasaya sürecekleri ürünler için “Rationalizer”ın bir başlangıç olduğunu belirten Philips Design ile ABN Amro açık inovasyona güzel bir örnek sunuyor. Duyguları hisseden teknolojisiyle rakiplerinden ayrışan uluslararası tasarım devi, yatırım ve risk analizindeki başka bir tecrübeli isimle deneyimini birleştirmekten çekinmediği gibi devamının geleceğinin de sinyalini veriyor.

6 Ekim 2009 Salı

Deneyim tasarımı, süpermarketlerde!

Zaman, şehirli insanların en önemli değerlerinden. Çalışma saatleri, ev-iş arasındaki mesafe yüzünden trafik problemi, ailenin getirdiği sorumluluklar derken, herkes her istediğini dilediği zaman yapamıyor.

Mesela, alışverişi düşündüğümüzde zamanı bol olan ister ucuzun ister kalitelinin peşinden koşuyor, zamanı olmayan ya paraya geçer nazım diyor ya da sanal dünyanın nimetlerinden yararlanıyor. Şehirli insan için alışveriş merkezleri kadar süpermarketlerin de bir nevi sosyalleşme alanı olmaları, trendler, yaratılan ciro ve yüksek rekabet deneyim tasarımı açısından ilgi görülmelerine neden oluyor.



Mesela Torino’dan Eataly, özellikle Slow Food hareketine meraklı hedef kitleyi tam 12’den vuruyor. İlk 6 ay içinde 1,5 milyon insan tarafından ziyaret edilen süpermarket, sosyal bilince sahip yemek tutkunlarını cezbediyor. Taze, kaliteli ve bol çeşidin yanı sıra mekanın ferahlığı, sürekli eğitimler denildiğinde Eataly başlı başına bir deneyim sunuyor.

Etraf irili ufaklı kahve dükkanlarından geçilmezken İngiltere’nin önde gelen zincirlerinden Waitrose krize rağmen market içindeki kahve köşelerini yeniden düzenlemekten çekinmiyor. Üstelik, 200’ün üzerindeki mağazasında birden. Sadece bu da değil. İngiltere’nin ecza alanında bir numaralı markası Boots ile anlaşma yaparak, optik alanında işbirliğine gidiyor.



Açık mutfak uygulamasını kendine örnek alan dev ASDA ise yeni açacağı mağazasının duvarlarını camdan yaptıracağını açıklıyor. Son 18 ayda yapılan araştırmalarda, müşterilerin yemeklerinin nerden ve nasıl geldiğini izlemek istediklerinden yola çıkan ASDA CEO’su saklayacak hiçbir şeylerinin olmadığını belirtiyor. (Bu arada, çalışanlarından birinin tavuk yalayıp, rafa geri koyarken ki filmi Youtube’da hit olmuş!)

Deneyim ekonomisinde artık geleneksel yöntemler yeterli değil. Aynı anda çapraz düşünebilmeli, trendleri takip edebilmeli, geleceği öngörmeli ama hepsinden önemlisi müşterinin görüşlerini dinlemekle kalmayıp uygulayabilmeli.

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Bugün var, yarın yok!

Trendwatching, perakendede pop-up kültürünün sinyallerini verdiğinden bu zamana beş yıl geçmiş. Ancak trend hız kaybetmediği gibi daha da yaygınlaşıp pazarlama aktivitelerinden restoranlara kadar uygulama alanı genişliyor.

Amaç, kısa bir zaman aralığında ürün ya da hizmeti sunmak. Hermes, Amerika’nın en lüks yerlerinden Hamptons’da hedef kitlesiyle buluşurken, Nike ve Cool Cats hem yeni sneaker'larını tanıtmak hem de Tour de France’ın Paris’e ulaşmasına itafen pop-up dükkan açıyor.


Nooka Pop-Up Shop

Prada Vakfı, çağdaş sanatı desteklerken dünyanın önemli müzelerinden ya da sergi salonlarından birinin kapısını çalmak yerine eski bir depoyu kiralayıp önde gelen sanatçılarından Carsten Höller ile birlikte Double Club Projesi'ni hayata geçiriyor. Kongo kültürünü tanıtmak ve bu süre içinde edilen gelirin yarısını Kongo’daki kadın ve çocukların yararına bağışlamak üzere doğu ile batıyı buluşturuyor. En taze örnek ise Amsterdam’daki Pop-Up Cafe.

Patlama yaşanan diğer bir alan ise ev/restoranlar. Çoğu kendi bloğundan, Facebook’tan ya da twitter’dan rezervasyon kabul ediyor. Haftanın belirli günleri açıklar ve nerdeyse 1 ay sonraya rezervasyon kabul ediyorlar. 3 ya da 4 yemekli menünün ortalama ücreti 20 ile 30 pound arasında değişebiliyor. Hafif yasadışı bir durum olsa da gizem ilgiyi körüklediği gibi Times, Londra’nın ilk 10 ev bistrosunu listelemiş bile.


Horton Jupiter of The Secret Ingredient

Herşeyin çok çabuk tüketildiği, ürün ya da hizmetlere sürekli versiyon eklendiği bir dünyada yenilik arayan kitlelerin ihtiyacını “bugün var, yarın yok” kültürü karşılamaya devam edecekmiş gibi görünüyor.

24 Temmuz 2009 Cuma

Yeni çekim merkezleri için alternatif festivaller...

Nerdeyse keşfedilmemiş nokta kalmamışken yeni nesil gezginler her türlü plan ve programlarını önceden hazırlıyor, üstelik planlı kaşifler diyebileceğimiz bu gruplar o bölgenin tematik ya da özel günlerine denk getirerek yolculuklar yapıyorlar. İşte şimdi Çanakkale’nin hem İstanbul’a yakın bir tatil merkez olması, hem de doğası ve tarihi yapısına kültür sanat boyutu da ekleniyor.



İstanbul Güncel Sanat Ütopyaları Derneği ¨cˇu'm„a*, bu yıl ikincisi düzenlenen Buluşma Noktası’nı Büyükhüsun Köyü’ne taşıyor. “Büyükşehirlerin karmaşasından, betonlarından ve festivallerinden sıkılanlar”a açık davet şeklindeki festival, farklı kültürlerden ve ülkelerden katılımcıları kırsal ortamda kültür, sanat ve yaratıcılıkla buluşturuyor. 13-18 Ağustos tarihleri arasında düzenlenecek projenin teması ‘geri dönüşüm’.

Ekolojik ve geri dönüşümlü ürün tasarımının önde gelen isimlerinden Atelier BomDesign ile köylülerin günlük ‘ihtiyaçları’nı karşılamak amacıyla çevrelerinde bulunan nesneleri ‘yeniden değerlendirme/dönüştürme’ konusu çalışılacak. Performans atölyesinde Büyükhüsun’lu kadınların rehberliğinde folklorik Harmandalı ve Karşılamalar danslarını oluşturan unsurlar çağdaş dans perspektifinden incelenecek.



Yerel Mutfak Atölyesi ile katılımcılar Büyükhüsun’lu kadınların rehberliğinde ve Akdeniz Mutfakları Konservatuarı Türkiye Kolu Başkanı Prof. Hasan Açanal’ın koordinasyonunda geri dönüşüm konseptini düşünerek saklama metodlarıyla birlikte yerel yemek tarifleri hazırlayacaklar. Düzenlenecek atölyelerin dışında, köy ile etkileşimi desteklemek için, her katılımcının sebze toplama, bitkileri sulama, otları biçme, duvarları boyama gibi köyün gündelik iş yükünü hafifletecek basit işleri kapsayan sosyal çalışma grubuna katılabilecek.

Kültürel açıdan yeni çekim merkezler oluşturmak, sürdürülebilirlik gibi küresel kavramları yerelle buluşturmak, gönüllü olarak çalışmak, tasarımsal bakışaçısının günlük hayatımıza neler katabileceğini merkezden uzaktaki toplulukların da deneyimlemesini sağlamak artık kaçınılmaz. Ülkemizde bu tür örneklerle daha fazla karşılaşmak arzusuyla Esra Aysun ve Ece Pazarbaşı’nı da tebrik etmek lazım.



Bu arada, eğer bu çalışmaya katılmaya karar verirseniz Ağa Han ödüllü Han Tümertekin’in iki yapısını görmeden dönmeyin. Bir tanesi, Tümertekin’in ödülü kazandığı B2 Evi, diğeri de SM Evi.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Yaratıcı ekonominin besini kültürlerimiz...

Daha 5 yıl önce hakkında sayısız kitap yazılan bilgi ekonomisi yerini yaratıcı endüstriler (yaratıcı ekonomi) kavramına bırakıyor. 1990’ların sonunda ortaya atılan bu kavram mimari, reklam, sanat, tasarım, moda, sinema, fotoğraf, müzik, performans sanatları, yayıncılık ve yazılımı (bilgisayar oyunları dahil) kapsarken ekonomide yarattığı büyüklük Birleşmiş Milletler’in 2008 Ekonomi Raporu’nda da yer alıyor.


Chicago Millenium Park

Deneyimin öne çıktığı, sanatın elit tabaka himayesinden alınıp kamunun da ilgi alanına dahil edilmeye çalışıldığı projeler yükselişte. Mesela, kamu sanatı salt sanat olmaktan öte eski alanların yeniden canlandırılma projelerinde ya da yeni kurulan yerleşim alanlarının daha kültürel ortamlar olarak konumlandırılması için çokça tercih edilen bir yaratıcı ekonomi alanı.


Pink Floyd - Animals

İngiltere’deki Futurecity de kurulduğu 2001 yılından bu yana gerçekleştirdiği 100’e yakın proje ile ülkedeki dönüşümü şekillendiren önemli kültür ajanslarından. Kurucu Mark Davy, “eğer sanatın daha fazla ciddiye alınmasını istiyorsak günlük hayatımızın içine yerleştirilmeli” diyor. Son dönemde kendilerini en heyacanlandıran proje de, Londra’nın en eski enerji santrallerinden Battersea’nin dönüşümü. Projesini ünlü mimar Rafael Vinoly’nin yaptığı çalışma gerçekleştiğinde Wandsworth Bölgesi, karbonsuz yepyeni bir yaşam alanına ve ticari çekim merkezine kavuşacak.

Futurecity’nin en taze projesi ise sanatçı Peter Newman ile başlattıkları Skystation. Le Corbusier’nin LC4 koltuğundan esinlenerek yapılan dairesel heykelle asıl ulaşılmak istenen İngiltere’deki 100 noktaya bu interaktif oturma banklarından yerleştirerek farklı bir deneyim yaşatmak. İlk sipariş, Cambridge’ten gelmiş bile, yolunuz Londra’ya düşerse 14 Eylül’e kadar Southbank’teki Hayward Gallery’nin de önünde görebilirsiniz.



Bizden bir proje ise British Council’in önderliğindeki My City. Avrupa Birliği Kültürel Köprü Programı çerçevesinde kıtanın önde gelen 5 sanatçısı İstanbul, Çanakkale, Konya, Mardin ve Trabzon’un kendilerinde bıraktığı izlenimler doğrultusunda eserler hazırlayıp, halka açık alanlarda sergileyecekler. 2010’da tamamlanacak proje kapsamında Türk sanatçılar da eserlerini Avrupalı sanatseverlerin beğenisine sunacak.

30 Haziran 2009 Salı

Petrol yetmez, turizmi de isteriz...

Geleceğin turizminden bahsederken, denenmemişin öne çıkacağından bahsetmiştik. Avrupa’nın kuzeyinde doğayla iç içe ve adrenali yüksek kısa kaçamaklar gittikçe daha çok rağbet görüyor. Dünyanın üçüncü büyük gaz ve dördüncü büyük petrol ihracatçısı Norveç de fiyort turizminden öte nimetlerini öne çıkarıyor. Üstelik, yaklaşık 1 milyar Pound harcayan Ulusal Karayolları Birliği’nin önderliğinde.


© Todd Saunders/Tommie Wilhelmsen, Vegar Moen

2015’e kadar sürecek proje çerçevesinde 1,850 km. uzunluğundaki 18 rota üzerinde panaromik fotoğraf çekebileceğiniz özel platformlar, bisikletçiler için dinlenme kulübeleri, trekkingçiler için arabalarını park edecekleri alanlar ya da piknik yerleri inşa ediliyor. Doğa, iklim ve kültürel zıtlıkları birarada barındıran ülkenin tasarımdan kopuk olması da düşünülemezdi zaten.



Mesela, geçen yıl açılan Juvet Hotel, turistik rotaların en önemli ikisinin çakışması noktasında olduğundan Karayolları, mülk sahibi ve Norveç’in önemli mimarlık ofislerinden Jensen & Skodvin’in işbirliğinde hayat bulmuş. Jensen ve Skodvin, turistik platform tasarımlarından biriyle 2009 Mies Van der Rohe Mimarlık Ödülü adayları arasında yer almış ama büyük ödülü kazanan (yine yabancıya gitmemiş :) Norveç Ulusal Opera ve Bale Binası'nın mimarı Snohetta olmuş. Hala çalışmaları süren diğer bir proje ise Kuzey ülkelerinin en önemli zincir otellerinden First Hotels’in Hafjell Dağ Oteli.



Kabul, kişi başına düşen milli gelirlerinin ülkemizle karşılaştırılması düşünülemez ama deniz-kum-güneşten öte zenginlikler barındıran ülkemizin ister yerli ister yabancı turiste yönelik daha farklı deneyimler sunmasının vakti gelip geçmiyor mu?

Kaynak: The Guardian

21 Haziran 2009 Pazar

Kurum DNA’nı keşfet, kopyalanmayı engelle...

Ziba Design, ürün, marka veya deneyim konusunda çalışan Amerika’nın önemli tasarım ofislerinden. Müşterileri arasında FedEx, KitchenAid, Microsoft ve Umpqua Bank gibi büyük markalar yer alıyor. Tasarım, duygular, öngörü ve trendlerin neden bu kadar iç içe geçmiş olduğunu Ziba’nın kurucusu Sohrab Vossoughi şöyle özetliyor: “Önce müşterinizin kendi kurumsal DNA’sını keşfetmesine yardımcı olmanız lazım ve bu DNA’yı diğer marka deneyimlerine genişletmeniz lazım. Kendi DNA’nızdan yeni deneyimler yarattığınız sürece, kimse yaptıklarınızı kopyalayamayacak.”


Intel's Think Tin Laptop

İşte bu nedenle Ziba Design, araştırmanın gücüne, trend ve tüketici öngörülerine çok önem veriyor. Tüketicilerin ne yaptığını değil, neden o tutumu sergiledikleri üzerine yoğunlaşıyor. Ziba Trends de, 6 kategori altında (Çirkin, Mutlu, Yaşlı, Ben, Biz ve İnsan) biriktirilen sinyalleri bir önceki yılla karşılaştırarak zamansız ürünler ve hizmetlerin yaratılması konusunda yol göstericilik yapıyor.


Umpqua Bank

Ziba Trends’e göre 2008’de “ben”, kişiye özel iken, 2009’da mikro markalar olarak tanımlanmış. “Yaşlı", 2008’de 65 iken 2009’da 85 olmuş. 2008’de iyi hissetmek mutluluk demek iken, 2009’da doğruyu yapmaya dönüşmüş.

İngilizce’de bir deyim vardır “kediyi, merakı öldürür”. Aslında merak, içi boş olmadığı sürece kendi içinde bir gelişimi barındırır. İster bireysel ister kurumsal radar sistemi kuranlar da eğer gelişime yönelik bir merak duygusunu yeşertebiliyorlarsa hem kendilerini keşfedebilir hem de sürdürülebilirliklerini sağlayabilirler.

18 Haziran 2009 Perşembe

Tasarımcının hissedilmediği tasarım...

Tasarım odaklı düşünme biçimini ilke edinmiş ve yenilikçi fikirleriyle ayrışmayı başarmış Frog’un aylık dergisi Design Mind’ın yeni sayısı, limitli erişimle internette. Ticari bir kurum olarak asli görevleri kar etmek olsa da, ödüle layık görülmüş bu yöntemleri sayesinde tasarım konularını kendi perspektiflerinden yorumlayıp kanaat önderi sıfatını yerine getirmeye çalışıyorlar. Aynı zamanda bu düşünce biçiminin gelişmesi için tetikleyici yeni kavramlar öne sürüyorlar.


Frog Design Kurucuları

Frog’ta başkan yardımcısı olan Robert Fabricant’ın kaleme aldığı makale, davranış değişikliğinde tasarımcının rolü üzerine yakın tarihte daha da önem kazanacak üç alanın çerçevesini çiziyor: İkna, katalizör ve performans tasarımı. Makalenin tamamında "kullanıcı odaklı tasarım" merkezde yer alıyor. Mesela Japon tasarımcı Naoto Fukasawa, bu kavramı bir adım öteye götürerek tasarımın rolünü kullanım kolaylığı değil davranış olarak özümsenmesi, hatta kullanıcının tasarımcının varlığından bile haberdar olmaması olarak belirtiyor.


Naoto Fukasawa

Merkezde insan varken, psikoloji ve algılamanın ne kadar önemli olduğu ortaya çıkıyor. Mesela, ikna tasarımı için verilen örnek çok basit. Yapılan bir araştırmaya göre, elektrik faturası üzerine eklenen gülen surat kişinin enerji tüketimini %8 oranında azaltıyor. Katalizörlükte, etnografik araştırma, tüketicilerle beraber yaşayan, çeşitli sosyoekonomik sınıflardan insanın ürün/hizmeti nasıl deneyimlediğini birebir gözlemleyen yaklaşım ele alınıyor. Eğer hala duymadıysanız Nokia’nın tasarım araştırmacısı Jan Chipchase’i yakından takip etmenizi tavsiye ederim. Son olarak performansta ise empatinin önemi ve kullanıcının nasıl bir davranış sergilemesi bekleniyorsa ona göre bir deneyimin kurgulanmasından bahsediliyor.



Ülkemizde de kurumlar hizmet kalitelerini iyileştirmeye yönelik çeşitli araştırmalar yaptırıyorlar ancak en son ne zaman “inanmıyorum, bunu da düşünmüşler” dediğiniz bir yaklaşımla (ürün/hizmet) karşılaştınız? Big Brother gibi sadece gözetlemek değil, ne hissettiğiniz üzerine kafa yoran bir yaklaşıma rastladınız? Bunca çevreci geçinen firma içinde acaba hangisi faturasının üstüne gülen surat yerleştirip “bu ay daha düşük enerji harcamışsınız, teşekkür ederiz” mesajını eklemeye cesaret edebilir?

11 Haziran 2009 Perşembe

Yeme hazzı tasarımla birleşince...

Kimilerine göre son yılların en fazla yerli yersiz kullanılan sözcüğü “inovasyon”, kimilerine göre ise “tasarım”. Ne olursa olsun, yaratıcı fikirlere kimsenin hayır dediğini zannetmiyorum çünkü herşeyi o kadar çabuk tüketip yenilik arıyoruz ki bu durumda neyi nasıl deneyimlediğimiz gittikçe daha fazla önem kazanıyor.



Çok basit bir fikri tasarımla ivmelendirerek sevimli hale getirmek elinizde. Mimarlık okumuş, Disney’in Imagineering’de çalışmış Natasha Case’in aynı zamanda yemeğe de gönül vermiş olması Coolhaus’u doğurmuş. Dondurmayı seven, yemek yeme deneyimini tasarımla nasıl geliştirebileceğine kafa yoran Natasha, ortağıyla tanışınca 1 tane de seyyar dondurma arabalarından edinip dondurwich’lerini satmaya başlamış. İster çilekli Frank Behry, ister vanilyalı Mies Vanilla Rohe... Amerika’nın önemli tasarım dergilerinden Dwell ile birlikte yeni tatları için yarışma da yaparak ilgiyi artırıyorlar. Son başvuru 19 Haziran’da!



Yemek yeme deneyimine tasarım gözlüğüyle bakan diğer bir örnek ise Hollanda’dan. Marije Vogelzang Eindhoven’daki Tasarım Akademisi’nden 2000 yılında mezun olmuş. Önce Rotterdam’da sonra da Amsterdam’da Proef adlı restoranı açmış. Ülkenin önde gelen şirketlerine sunduğu catering hizmetiyle farklılaşmış, enstalasyonlarıyla sınırları zorlamış, hem yiyecek-içecek hem de sağlık sektörüne danışmanlık vermiş ama yetinmeyerek 5 duyumuza hitab eden yemek deneyimlerini “Eat Love” kitabında toparlamış.



Artık sadece yaratıcı fikirlere sahip olmak yeterli değil. Bu fikrin icraata nasıl çevrildiği ve bu serüvende deneyim ile tasarımın nasıl birleştirildiği de çok önemli.

14 Mayıs 2009 Perşembe

Sadakat tasarımı!

Multidisipliner yaklaşım, sürekli sorgulayan bir çalışma ortamı ve hep daha iyinin peşinde olma arzusu... Tabii ki ticari bir şirketten bahsediyorum! Herşeyin planlı ve belirli bir stratejiye göre yapıldığından da eminim ama fark yaratmak isteyenlerin örnek aldığı ve ürettikleriyle rol model olan, “evet, ya biz de böyle iyi şeyler çıkarmalıyız!” dedirten faydalı bir virüse sahip. Bahsettiğim IDEO’dan başkası değil. Ürün tasarımından hastane deneyimine, sosyal sorunlardan marka stratejisine kadar çok çeşitli konularda söz sahibiler.



Müşterileriyle birlikte fikir paylaşımında bulundukları yeni konuları, sadakat! New York ofislerinde düzenledikleri toplantıda;

• insanların niye belirli deneyimlere, ürünlere ya da markalara sadık oldukları,
• eski alışkanlıklarından nasıl vazgeçebilecekleri,
• kişilerin güven ve bağlılıklarını kazanabilmek için hangi deneyimlerin tasarlanması gerektiği üzerine

görüş alışverişinde bulunmuşlar.



Eğer siz de “sadakat” üzerine düşüncelerinizi tazelemek istiyorsanız IDEO’nun taslak çalışmasına göz atabilirsiniz. Üstelik, bu kriz ortamında marka bağımlılığından feraget etmek zorunda kalan müşterileri geri kazanmak için iyi de bir fırsat yakalanmış olur!

3 Mayıs 2009 Pazar

Her kriz bir fırsat barındırır...

Krizin işler ordusu doğurduğu bir gerçek. Peki bu insanlar vasıfsız ya da beceriksiz oldukları için mi işsiz? Sanırım dünyanın en büyük şirketleri batarken ya da devlet yardımını dört göz beklerken CEO’larının ne kadar vasıflı olduğunu sorgulamak daha adil olur diye düşünüyorum (Önümüzdeki yıl açıklanacak Fortune500 listesini merakla bekleyeceğim).


© Mario Tama

Devir, sosyal toplulukların devri diyoruz. Açık inovasyon ile fikir geliştirme döneminin yükselişe geçtiğinden bahsediyoruz. İşsizlerin ya da bugüne kadar doğru ağı kuramamış kişilerin oluşturduğu sosyal topluluklar birer birer çoğalıyor. İşi olsun ya da olmasın herkese açık olan bu etkinliklerin temel amacı, herkesin deneyimini ve neler yapılabileceği konusunda fikirlerini paylaşması, yol göstermesi, çevre genişletmek için alternatif sunması, bilgi akışının hızlandırılması ve (belki de en önemlisi) kişinin bugüne kadar bastırdığı ama kriz ile birlikte tetiklenen asıl yapmak istediği işin üzerine kafa yordurması.



LaidOffCamp etkinlikleri, Mart’tan bu yana Amerika’nın çeşitli şehirlerinde düzenleniyor. Sponsorları da sağolsun katılım bedava. Kişisel marka yaratımı, sektör değişimi, alternatif gelir elde etme yolları ya da serbest çalışan olmak için neler yapmak gerekir değinilen konulardan sadece birkaçı. Soup Stone ise Barack Obama’nın Yemin Töreni’nden etkilenerek başlatılmış bir oluşum ama felsefesi taaa Grimm Kardeşlerin meşhur masalına dayanıyor. Benzer zihin yapısına sahip yaratıcı kişilerin biraraya geldiklerinde nasıl daha büyük bir katma değer yaratabileceklerini kanıtlayabilmek adına doğmuş.



MRKTNG ZONE toplantısında Euro RSCG Türkiye CEO’su Levent Erden’in de dediği gibi “ilk kez güneş doğmadı” ama bizler ki mücadele etmeye alışmış bir ırkız, bu ortamından üstesinden gelecek oluşumlar doğurmaya devam edeceğiz.

26 Nisan 2009 Pazar

Bölgesel kalkınmalara deneyimsel yaklaşımlar...

Doğal maden kaynakları açısından verimli ve zengin bir yer düşünün, ancak enlem olarak 1 adım ötesi yani karşı yakası Kuzey Kutbu. Çetin iklim koşullarının yarattığı hafif bunalımlı ama görev için giden ya da iş kuranların (eminim) iyi paralar kazandıkları bir ortam. Bahsettiğim yer, Rusya, Finlandiya, İsveç ve Norveç’in en kuzey bölümünü içine alan, yüzölçümü nerdeyse Fransa’nın 3 katı büyüklüğündeki, Barents Bölgesi...


© Northern Experiments – The Barents Urban Survey 2009

İster kurtarılmış bölge, ister sürgün yeri diyin, Kuzey Kutbu’nun iştah açıcı ortamı yavaş yavaş gözlerin buraya çevrilmesine sebep oluyor. Kalkınmayla birlikte yükselen şehircilik anlayışı, geçmişte yaşanan anlaşmazlıklarını aşarak kalkınmadan pay kapmayı arzulayan ve çok çeşitli etnik grupları barındıran 4 farklı devlet... Farklı uzmanlıklara sahip ajanslar da işbirliğine girerek bölgenin bu çetin ortamı üzerine “Northern Experiments – The Barents Urban Survey 2009” adlı bir kitap çıkarmış. Barents'in stratejik gücü ve barındırdığı potansiyel, faaliyet raporu gibi sıkıcı bir şekilden çıkarılarak yerinde gözlemlerin yapıldığı ve ciddi emek sarfedildiği hissedilen bir çalışmaya dönmüş.


© STIAN ÅDLANDSVIK

Sadece bu da değil, 2009-2010 yılları arasında Oslo – Tromsø – Murmansk – Rovaniemi – Helsinki – Moskova’yı dolaşacak olan Pan-Barentz Sergisi dikkat çekici. Olaya sadece ekonomik değil kültürel açıdan da bakan etkinlikte yok yok. Barents Bölgesi’nden çıkan önemli kişilerin portrelerinden, “Barents bir hedef tahtası olsa” oyununa, Kuzey Denizi’nde gece gece ışıl ışıl parlayan petrol platformlarından şehirleşmeye kadar herşeye dokunulmuş.