marka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
marka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Haziran 2009 Perşembe

Asılın pedallara...

Yaz geldi, karneler alındı, ilk ve orta öğretim sınavlarına girildi. Eminim, herkesin isteği ya da başarı hediyesi birbirinden farklı iken bisiklet hala bir arzu aracı ancak küresel ısınma ile birlikte gelişmiş ya da az gelişmiş toplumlarda ulaşım aracı olarak değeri her geçen gün yükseliyor.



Fransa’da Velib, geçen yıldan bu yana patlama yaşatmış durumda. Nerdeyse her kilometrede bir kiralama istasyonu var. Barcelona ve Brüksel’deki sistemler de ilgi görüyor. İngiltere’de OYbike cepten kiralama sistemini kurmuşken, Londra Belediye Başkanı Boris Johnson, Velib’e benzer bir hizmet için düğmeye bastı.

İster tek kişilik, ister aile boyu kullanabileceğiniz tasarım harikası bisikletler...

Şirket arabası yerine şirket bisikleti sunan Danimarkalıların klasiklerinden Velorbis



Christiana


Madsen


Kişiye özel Sorte Jernhest


Red Dot ödüllü Taga


Pedal çeviremem diyenlere GoCycle

21 Haziran 2009 Pazar

Kurum DNA’nı keşfet, kopyalanmayı engelle...

Ziba Design, ürün, marka veya deneyim konusunda çalışan Amerika’nın önemli tasarım ofislerinden. Müşterileri arasında FedEx, KitchenAid, Microsoft ve Umpqua Bank gibi büyük markalar yer alıyor. Tasarım, duygular, öngörü ve trendlerin neden bu kadar iç içe geçmiş olduğunu Ziba’nın kurucusu Sohrab Vossoughi şöyle özetliyor: “Önce müşterinizin kendi kurumsal DNA’sını keşfetmesine yardımcı olmanız lazım ve bu DNA’yı diğer marka deneyimlerine genişletmeniz lazım. Kendi DNA’nızdan yeni deneyimler yarattığınız sürece, kimse yaptıklarınızı kopyalayamayacak.”


Intel's Think Tin Laptop

İşte bu nedenle Ziba Design, araştırmanın gücüne, trend ve tüketici öngörülerine çok önem veriyor. Tüketicilerin ne yaptığını değil, neden o tutumu sergiledikleri üzerine yoğunlaşıyor. Ziba Trends de, 6 kategori altında (Çirkin, Mutlu, Yaşlı, Ben, Biz ve İnsan) biriktirilen sinyalleri bir önceki yılla karşılaştırarak zamansız ürünler ve hizmetlerin yaratılması konusunda yol göstericilik yapıyor.


Umpqua Bank

Ziba Trends’e göre 2008’de “ben”, kişiye özel iken, 2009’da mikro markalar olarak tanımlanmış. “Yaşlı", 2008’de 65 iken 2009’da 85 olmuş. 2008’de iyi hissetmek mutluluk demek iken, 2009’da doğruyu yapmaya dönüşmüş.

İngilizce’de bir deyim vardır “kediyi, merakı öldürür”. Aslında merak, içi boş olmadığı sürece kendi içinde bir gelişimi barındırır. İster bireysel ister kurumsal radar sistemi kuranlar da eğer gelişime yönelik bir merak duygusunu yeşertebiliyorlarsa hem kendilerini keşfedebilir hem de sürdürülebilirliklerini sağlayabilirler.

10 Mayıs 2009 Pazar

İyi ki doğdun, Mini!

1956-7 yılında Suez'de yaşanan petrol krizinin ardından Sir Alec Issigonis’ten tek galonla çalışacak yeni bir aile araba tasarlaması istenir ve böylece herkesin beğenisi kazanmış Mini de 8 Mayıs 1959 yılında doğar. (Bu arada, Issigonis, İzmir doğumlu bir Rum ve dedesi de Aydın-İzmir tren yolunu yapanlar mühendislerden biri olarak İngiliz vatandaşlığına hak kazanır. 1922 yılında babasını kaybeden genç Alec annesiyle birlikte İngiltere’ye göç eder.)



50. yaşını kutlayan Mini o günden beri kendini yenilemeyi başararak her jenerasyonda ciddi hayran kitlesi edinmeye devam eder. Sayısız Hollywood filmlerin baş kahramanı olur. Kişiye özel tasarımı sebebiyle alıcılar arabalarını internet üzerinden an be an tutkuyla takip eder. Geri dönüştürülebilir malzemeleriyle çevre dostu olduğunu kanıtlar. Şimdi de meraklıları gelecek yıl lansmanı yapılacak olan Crossover modelini bekliyor.


© Sir Paul Smith

Mini sahibi olup olmamanız fark etmez! Eğer 22-24 Mayıs’ta Londra’ya yolunuz düşerse, Silverstone’daki yarışlı ve bol konserleri etkinliğe katılarak tasarım harikası Mini’nin doğumgününü siz de kutlayabilirsiniz.

28 Nisan 2009 Salı

Krizin yarattığı yeni tüketim alışkanlıkları...

Global krizin patladığı ilk günlerde trend uzmanlarının açıkladığı öngörüler yaşanmaya başladı. Neydi o öngörüler? Eve kapanmak (sinema yerine evde film izleme, dışarda yemektense evde olma), bütçeyi daha dikkatli harcamak (marka olan ürünler yerine jenerikleri tercih etme, hatta sadece jenerik ürünler satan marketlerden alışveriş yapma), daha fazla geri dönüştürürek kullanmak ya da kendin yapmak.



Amerika’daki tüketim alışkanlıklarının iyice değiştiği üzerine hazırlanan haber de yukardaki öngörülerin doğrulandığını gösteriyor. Son krizde yaşanan bu alışkanlıkların benzerinin en son 70’lerin sonunda yaşandığını hatırlatan uzmanlar, o dönemdeki beslenme menüsünün etle başlayıp, domuz, tavuk ve makarnanın ardından fıstık ezmesi ve reçelle noktalandığını belirtiyor. En iyi marka krakerlerin ve bisküviler satışında düşüş yaşanırken, ithal yerine yerli marka biraların tüketimi artışta. En iyi kalitedeki biftek sosunun şişesini saklayıp eşine 99 centlik sosla yapılmış yemekleri yediren müşfik eşler, etli yemeklerde hindiyi tercih edenler, çitini kendini yenileyerek bütçesinden 200$ kar edenler...



Öte taraftan satış patlaması yaşanan ürünler de var. Amerika, ÖTV indirimimizin benzerini elektronik eşyalara uyguladığından HD TV’ler ya da oyun konsollarında (evde geçirilen zamanın kalitesi de yükselmiş olacağından) tercihler bu tarafa kaymış. Mutfağın yenilenmesi ya da çatının pahalı onarımı yerine daha ferah bir banyo için musluk ve lavabolar, faturadan kar ettirecek akıllı termostatlar ve yalıtım malzemeleri tercih edilir olmuş.



Bir örnek de İngilizlerden. Bilinçli yapılmayan tüketimin sadece çöpe giden ürün adedi olarak değil, enerji olarak da yansımasından yola çıkan İngilizler, sadece yemek tüketimine yönelik “Love Food Hate Waste” sitesini hzırlamış. Hepsi birbirinden yaratıcı fikir ve öneriler var ama ana sayfadaki bannerı (ağlayan armudu) izlemeyi kaçırmayın.

14 Nisan 2009 Salı

Dükkanlar nasıl ayakta kalacak?

Küresel kriz, insanoğlunun yarattığı afete karşı hayatta kalma mücadelesi veriyor. Plazalarda çalışanlar pek gözlemleyemiyor olabilir ama haftaiçi öğleden sonraları alışveriş merkezlerinin kafeleri bayağı dolu oluyor. Boğaz’ın Avrupa yakasındaki Starbucks’ları da takım elbiseli ve laptop’lı kişilerin ofisi olmuş durumda.



Aşırı tüketimin sürekli pompalanması, yarını düşünmeden herşeyi tüketme, çöp jenerasyonu... Ne derseniz diyin, artık herkes kendisine çeki düzen vermek zorunda. Mesela, perakende sektörü geçen yıldan beri ara indirimlerle, ülkemize has taksit ötemelerle kendini korumaya çalışabilir, ama bu kriz kalktığında da aynı şekilde davranmaya devam edecekler mi sizce?

Amerika’nın önemli marka konumlandırma ajanslarından Graj+Gustavsen de geleceğin dükkanı nasıl olmalı üzerine kafa yorarken “survival (sağ kalma)” konseptini üretmiş. Temel ihtiyaçların aynı anda karşılanacağı bir yer olan “survival” dükkanlarında, düşük fiyatlı yiyecekler, bir kaç kış giyilebilecek kıyafetler, araba yerine bisikletler bulunuyor. Sadece bu da değil, deneyimin de önemine vurgu yapılarak, aynı çatı altında stressten uzak bir hayat için yoga seansı ya da kredi/vergi danışmanlığı da bulunuyor. Hepsi gelecek kaygısı duymadan kaliteli bir yaşam standartını yakalayabilmek için.



Düşünsenize, bu kadar alışveriş merkezi açılıyor, hangisinde “her ayrıntıyı da düşünmüşler” dediğiniz oldu? Ya da büyük marketlerden kaçında yukardaki gibi bir hizmet anlayışının ipuçlarını yakalayacağınız fikirlerle karşılaştınız? Deneyimin, pazar günleri süpermarketlerde yaşanan yoğurttan sucuğa, dondurmadan ezmeye kadar ürün tattırma curcunasını kastetmediğimi belirtmek isterim. Manalı işler çıkarmak için daha fazla kafa yormak gerekiyor.

Kaynak: TIME

31 Mart 2009 Salı

Konferansların gözde markaları...

Pazarlama ya da marka konferanslarının gözde markaları vardır. Coca Cola, Apple, Amazon, Starbucks, Nike, Virgin diye listeyi daha da uzatabiliriz. Yerli ya da yabancı konuşmacıların sunumlarında sürekli bu markaların çalışmaları ısıtılıp ısıtılıp anlatıldığından bazı katılımcılara gına gelmiş hatta konferansa hiç katılmayayım sendromu doğmuş olabilir. Halbuki, aleni şekilde karını büyütün, sosyal sorumluluklarını yerine getiren yeni nesil markalar her sektörde doğduğu gibi, iyi bir başlangıç yapamayıp, sonradan atılıma geçen başarı hikayeleriyle karşı karşıyayız.



Mesela Nespresso. Avrupa’daki hakimiyetinin ardından krize, Starbucks’a ve XXXL tüketim alışkanlıklarına rağmen Amerika pazarına göz diken Nespresso’nun son sekiz yılda her yıl %30’luk büyüme oranı iştah kabartıyor. Peki Nespresso ne yapıyor da, katlana katlana büyüyor?

Tabii ki arkalarındaki büyük güç Nestle’nin tecrübesi gözardı edilemez ama espressoyu bambaşka bir marka da konumlandırabilirdi. O zaman sıralayalım: Küresel tüketim alışkanlıkları içerisinde kahve en az şarap kadar ayrı bir kültür. (Bu konuda Türk kahvemize bakmamız yeterli olur sanırım) Espresso ambalajlarından makinelerine kadar özel tasarımların yapılması, sanki mücevher dükanına giriyormuşsunuz hissi yaratan butik ya da barlarının ayrıştırıcı dekorasyonu, “celebrity” kullanımları, ağız tadını bilen stil sahibi kişilerin ilgi alanlarında (tasarım, gurme ve yatçılık) buluşmaları, ofise, eve ya da seyahate özel konsept çalışmalar yapmaları, zincir tedarik sistemine yönelik sürdürülebilirlik programının geliştirilmesi... İşte bütünleşik hareket planlarından sadece birkaç başlık.



Şu noktada, Nespresso reklamlarından George Clooney çıkarsak (ki Clooney’in anlaşması Amerika’yı kapsamıyormuş) markanın bu yükselişinde bir düşüş olur mu? Hiç zannetmiyorum. Peki kahve makine fiyatlarının 200 ile 800$ arasında değişmesi alım tercihini olumsuz etkiler mi? Yılda ne kadarlık kahve parası ödediğinizi hesaplayın. Buna kriz nedeniyle evde geçirilen süreyi ekleyin. CEO Richard Girardot da stratejilerini aynı bu düşünce üstüne kurgulamış.



Kısaca, kendimize rol model belirlemek için ille çok tekrarlanan başarı hikayelerini ezberlememiz gerekmiyor. Önemli olan, gözlem yeteneğimizi kuvvetlendirip, kalabalık arasında sıyrılabilen karakterlerin kuvvetli taraflarından ders çıkarabilmekte ve tüketicilerin duygularına seslenebilmekte.

24 Mart 2009 Salı

Yoktan var etmek...

“Terzi kendi söküğünü dikemez” diye bir laf vardır ama Amsterdam’daki Nothing reklam ajansı bu lafı yerle bir etmiş durumda. Nasıl mı? Ofis dekorasyonunu mukavvadan yaptırıp 2 hafta içinde websitelerine 100.000 hit alarak.



Ekolojik, çevreye duyarlı ve geri dönüştürülebilir bir malzeme olan mukavva dayanıklılığıyla zaten yeşil tasarımcılar tarafından tercih edilen bir malzeme. Buna Nothing’in “yoktan var etme” felsefesi de eklenince ajans bir çok özelliğini sergileme fırsatı yakalamış: Yaratıcılık, konumlandırma, tasarımın gücü, trend takibi ve öncü olma.



Hepimiz bir sürü “business” kitabından “işimizi en iyi nasıl yaparız”, “kendimizi en iyi nasıl geliştiririz” hakkında dersler çıkarmaya çalışıyoruz. Görüyorum ki herşeyin başı inanç. Eğer bir kurumsanız ve belirlediğiniz vizyona tüm çalışanlarınız inanıyorsa zaten başarı yolunda ilerliyorsunuz (Wal-Mart’ın sömürü dünyasını kastetmiyorum). Eğer bireyseniz, yolunuza çıkan engellere takılmıyorsunuz.



Nothing’in bu projesi sadece PR için kurgulanmış olabilir ya da gerçekten içlerinden gelen sesi dinlemiş olabilirler. Ancak yoktan var ettikleri bu proje, “nasıl ayrışırız”ı düşünenler için iyi ipuçları barındırıyor.

12 Kasım 2008 Çarşamba

Güneş doğudan yükselir

Geçen gün arkadaşlarımla hangi tasarım haftasına gitmek daha ilginç olabilir diye sohbet ediyorken %100 Design Tokyo’dan bahsettik. Takip ettiğim sitelere bakınca da, hakikaten sadece tasarım açısından değil markalar da kendilerini Japonya’ya göre yeniden konumlamak üzere yarış içine giriyorlar.

Moda markalarının (Louis Vitton ya da Prada) amiral mağazaları, sadece otomatlara özel çözümler, sigara paketlerinin özel ambalaj tasarımları...



Son bomba ise McDonald’s’tan. Quarter Pounder adında açılan 2 dükkana bakınca, McDonald’s ile uzaktan yakından alakaları olmadığını fark ediyorsunuz. Ancak, hamburger kesinlikle McDonald’s. Hani üzerinde herhangi bir ibare olmasa da şişesinden Coca Cola’yı tanımamız gibi.

Demek ki, bir gözümüzün hep Uzakdoğu’da olmasında büyük fayda var.

Kaynak: Core77, CScout Japan

4 Kasım 2008 Salı

Duraklama Dönemi

Bu yıla damgasını vuran Yeni Dünya kökenli “mortgage” bombası, piyasaları alt üst etti ama yabancı bloglara ya da haber sitelerine bakınca aslında etkilenenlerin kim olduğu konusunda cidden zorluk çekiyorum. Yeni gelişmekte (ya da borç açığı fazla olan mı demeli) ülkeler mi, yoksa belirli sektör çalışanları mı? Batan ve başkası tarafından alınan banka çalışanları? Üretimi başka ülkelere kaydırılan tekstil gibi sektörlerin çalışanları? Bu krizden bağımsız uzun süredir Çin geliyor çağrısına uymayan KOBİ’ler mi?



Mesela Kanada’da yaşayan birisi durumdan henüz etkilenmediğini ama Amerika’daki tanıdıklarının nasıl olduğunu merak edebiliyor. BBC’de yer alan makale ise ekonomik bunalımdan ilk etkilenen sektörün otomotiv olduğunu ama hangi CEO ile görüşseler bu krizden olumlu çıkmayı başaracaklarını açıklıyor. Daimler CEO’su Dieter Zetsche aynen şunları söylüyor: “Çalışmalar gösteriyor ki tüm dünyada 800 milyon adet araba satışı için 120 yıl gerekti ancak bu sayının ikiye katlanması sadece 30 yıl sürecek.”

Trend sitelerinde ayağımızı yorganına göre uzatalım mesajları, süpermarketlerde ucuz ürünlerin tercih edilmesi, evde DVD-patlamış mısır partilerinden bahsedilirken, aynı anda, lüks tüketime harcanacak paranın önümüzdeki 5 yıl içinde ikiye katlanacağı da ifade ediliyor.

Üstelik, Google’da “recession marketing” diye arama yaptığınızda 19.200 hite rastladığınız gibi çoğu yazı bu dönemin tam da marka iletişiminin kesintisiz devam etmesi gerektiğini ve daha fazla yaratıcı iş çıkması için motive olunabilecek bir zaman olduğunu savunuyor. Mesela BMW’nun “Ultimate Driving Machine” sloganı 1974 krizinin ardından ortaya çıkmış.



Sonuçta hem açgözlülük hem de sahtekarlık diz boyu iken önlem almamanın cezasını yine belirli bir kıtaya güdümlü yaşayan ülkelerin sıradan vatandaşı çekiyor. Önümüzdeki dönemde, yükselen değer “kemer sıkma politikası”nı uygulamaya çalışan tüketiciyi markalar hangi yollarla ikna edecek, ilişkilerini sürekli kılarak hem yaşamlarına devam etmeyi hem de kar etmeyi başaracak hep birlikte göreceğiz.

7 Ağustos 2008 Perşembe

Doğal ve organik gıda devi Türkiye'ye gelir mi?

Hala “gelişmekte olan” statüsünden kurtulamayan “yalnız ve güzel ülkem” irili ufaklı markaların ilgisini çekmeye devam ediyor. Sanırım şu zaman dilimi için en son bomba, Best Buy. Elektronik ürünler pazarında bu kadar çekişme yaşanıyorken, Best Buy’ın ortamı daha da kızıştıracağına eminim. Peki ya benzer durum market piyasasında yaşanır mı? Birkaç yıl önce Tesco geldi ama ben “yeşil”in bu kadar gündemde olduğu bir dönemde organik ve doğala yatırım yapan Whole Foods’tan bahsediyorum.



1980 yılında kurulan Whole Foods, şu an Amerika, İngiltere ve Kanada’da doğal ve organik ürünlerde dünyanın en büyük perakendecisi. Felsefeleri, ekip biçtiğimiz ve verim aldığımız bu topraklarla insanoğlunun zincir ilişkisini simgeliyor: “Whole Foods, Whole People, Whole Planet”. Yerel üreticilere yönelik kredi programlarıyla marketlerinde satılacak ürünlerin sürekliliğini ve verimini artırmaya çalışıyorlar. Tabii ki, her marka gibi Whole Foods ve ürünleri hakkında da türlü yorumlar mevcut ama hizmet kaliteleri ile rakiplerinden çoktan ayrışmış durumdalar. Üstelik, Amerika ya da İngiltere’deki rakipleri doğal ve organik konusundaki yapılanmalarını yeni oluşturuyorlar.



Evet, Türkiye’de sebze/meyve alışverişi ağırlıklı pazardan yapılıyor. Şişli’deki organik pazarın geçmişi de çok değil ancak süpermarketlerimiz gıda ürün satın almalarına benzer anlayışla mı yaklaşıyor? Bunun için bir destek ya da yatırım yapılıyor mu? Üstelik Alara Tarım gibi uzmanlaşmış ve ayrışma başarısını yakalamış bir dev de bu topraklardan çıkma. Metropollerimizdeki bilinçli tüketicilerin sayısı gittikçe artarken, süpermarketlerin bu konuya verdikleri önem rakiplerinden ayrışmalarında önem kazanacaktır.

30 Temmuz 2008 Çarşamba

Konumlan ve ayrış...

Hepimiz konumlandırmanın ve ayrışmanın günümüzde ne kadar önemli olduğunun farkındayız. Ambalajdan mağaza dekorasyonuna, müşterilerle nasıl bir ilişki kurulacağından ek hizmetlere kadar her en ince ayrıntının düşünülmesi gerekiyor. İşte Kusmi Tea ve MarieBelle çikolataları da her özellikleriyle piyasadaki rakiplerinden ayrışabiliyor.



Kusmi Tea, 140 yıldır; MarieBelle ise sadece 2000 yılından beri mevcut. Ancak, Kusmi Tea Swarowski’li bardaklar üretirken ya da çay dükkanlarını çoğaltırken, MarieBelle, 10 kişilik gruplara özel tadım günleri gerçekleştiriyor.



Doğru planlandığı ve gerçekçi hedefler konulduğu sürece, dev markalara karşı yaşamınızı sürdürebilir; taze, özel ve farklı tadları keşfetmekten keyif alanların gönüllerini fethetmeye devam edebilirsiniz.

17 Temmuz 2008 Perşembe

Bir elin nesi var, iki elin sesi var

“Müşteri velinimetimizdir” lafı klişe olabilir ama Amazon’da “customer” kelimesi yazıp arama yaptığınızda 285.906 sorgu ile karşılaşıyorsunuz. Kitapların sadece başlıkları bile çok şey anlatıyor: tüketicileri markaların elçileri haline getirebilmek, akıllarından geçenleri ya da ne istediklerini daha iyi anlayabilmek.

Teknolojinin bize sağladığı ve her geçen gün daha da geliş(tiril)en nimetler, 2.0 olgusu derken bilinçli, talep eden ve hatta üretici konuma geçen tüketicilerin artması ve bu şekilde büyük markalar üzerinde de etki sahibi olmalarına şahit oluyoruz. Ve bu yüzden, şirketlerin “ben”den çok “biz”e yönelmesi gerektiği ve şirket odaklı yaklaşım yerine karar alma mekanizmalarında tüketicilere daha fazla kulak vermeleri gerekeceği üzerine açıklamalarla karşılaşıyoruz.



İşte “We are smarter than me” de bu olguyu göstermek üzere gerçekleştirilmiş bir proje. WE, Amerika’nın önde gelen işletme okulları Wharton ve MIT’den öğrenci ve profesörlerin yanı sıra 4.000 katılımcıdan oluşuyor. En iyi iş deneyimlerini biraraya toparlamak üzerine kurgulanan bu projenin ilk meyvesi 2007’de yayınlanmış. İkincisi de yolda, üstelik herkesin yorum ve görüşüne de açık.

Yani, net üzerinden de sosyal ağları iyi yönetenler, dinlemeyi bilenler, görüş ve yorumlara kulak vererek kendini geliştirenler var olmaya devam edecek.

11 Temmuz 2008 Cuma

Mucize mantar

Yakın tarihte röportajları yayınlanan mantar uzmanı Jilber Barutçuyan’a göre, Belgrad Ormanı pahalı mantarla kaplı olmasına rağmen bu cevhere olan ilgimiz aynı şiddette değilmiş. Her ne kadar son yıllarda ülkemizdeki kültür mantarı yetiştiriciliğinde bir artış gözlense de bir uzman tarafından bu tespite kulak vermek gerekebilir.



Şöyle bir interneti taradığınızda ise, mantarın mucizevi dünyasıyla karşılaşıyorsunuz (meşhur Magic Mushroom’u kastetmiyorum :=) Mantar, en başta mutfak kültürü olmak üzere sağlıktan kozmetiğe, tekstilden mobilya tasarımına kadar her alanda karşımıza çıkıyor. Nintendo’nun Supermario 1Up Mushroom’unu mu istersiniz, Autoban’ın taburelerini mi, yoksa Takashi Murakami’nin renkli mantarlarını mı?



Ne dersiniz Lucy Kavaler’in mucizevi kitabını okuyup, biraz da araştırma yaparsak Türkiye’den mantar markası doğar mı? Mantarın pek niş bir durumu olmayabilir ama bu kadar yararlı içeriğe sahipken envayi çeşit mantar ve türev ürünlerinden oluşan bir butik fark yaratmaz mı?