konferans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
konferans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2011 Perşembe

Yaratıcı endüstrilerimizde güzel gelişmeler oluyor...

Yaratıcı endüstrilerin birbirleri arasındaki etkileşim ya da küresel ağlara dahil olma konusundaki çabalar ufak ufak da olsa yeşermeye devam ediyor. Öncelikle, 10 Mart akşamı kara rağmen yüksek katılımlı bir Pecha Kucha gecesini daha başarıyla gerçekleştirdik. Bir sonraki buluşmamız 12 Mayıs'ta yine Yapı Endüstri Merkezi'nde düzenlenecek. Bekleriz.



Hizmet tasarımına yönelik tadımlık ama uluslararası bir etkinlik olan Global Service Jam’in İstanbul ayağı da 11-13 Mart tarihleri arasında gerçekleştirildi. GSJ İstanbul’un Facebook sayfasından öğrendiğimiz kadarıyla haftasonu yapılan çalışmalar sonrasında 7 hizmet fikri doğmuş. Umarım fikirler en doğru şekilde hayata geçirilebilir.



DESIS (Design for Social Innovation and Sustainability) oluşumunun Türkiye ayağının tanıtım toplantısı da dün yapıldı. İTÜ Taşkışla kampüsünde düzenlenen ve İTÜ Endüstriyel Tasarım Bölümü’nün ev sahipliğini yaptığı toplantıya katılım ne yazık ki azdı. İnanıyorum ki projeler çoğaldıkça ve farklı paydaşlar birbirleriyle daha fazla iletişimde oldukça sosyal etkinin ivmesi de artacaktır.



2011'in yaratıcı endüstrilerimizin parladığı, toplumsal refahımız için gereken sosyal dönüşüm projelerinin arttığı bir yıl olmasını diliyorum. Daha nice yeni başlangıçlara...

4 Mart 2011 Cuma

Neden tasarım?

İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın ilkini 2012 yılında gerçekleştireceği İstanbul Tasarım Bienali'nin ön etkinlikleri devam ediyor. Aralık 2010’da düzenlenen sempozyumun ardından 25 Şubat’ta da İstanbul Modern’deki "Uluslararası Tasarımcılarla Soru-Cevap" etkinliğini izleme fırsatı elde ettim.



Vitra Tasarım Müzesi'nin kurucusu, Vitra Tasarım Vakfı Başkanı Alexander von Vegesack, IKEA tasarımcısı olarak tanınan Sigga Heimis, Londra merkezli Architecture+Design stüdyosunun kurucusu iç mimar Sevil Peach ve Hermès markasına yaptığı işlerle anılan Gabriele Pezzini İstanbul'daydı.

Her konuşmacı kendisini ve felsefelerini anlatan sunumlarıyla ortamı ısıttı. Sigga, IKEA sayesinde fabrikalarda geçirdiği zaman sayesinde ne kadar çok şey öğrendiğinden, Çin’de üretilen bir çalışmanın aylar sonra tüm dünyaya dağıtılmasının ve kadınlara iş imkanı sağlamasının yarattığı heyecandan ve öğrencilerle birlikte gerçekleştirdiği atölye çalışmalarının tutkusundan bahsetti. Gabriele Pezzini ise Hermes’teki uzun yıllara dayanan deneyiminden yola çıkarak aksesuardan çantaya, helikopterden yata kadar tasarım yönetiminin ne kadar farklı uçlarda dolaşabileceğini örnekledi. Bundan dolayı da kendisini tasarımcı olarak değil “proje uzmanı” olarak konumlandırdığını söyledi.



Yıllar önce okumak için gittiği İngiltere’de işini kurarak uluslararası saygın bir yer edinen Sevil Peach, kendi deneyiminden yola çıkarak tasarımcı ve müşteri ilişkisinden örnekler verdi. Bu ilişkinin "aşk" ilişkisi gibi olduğundan ve güvene dayanması gerektiğinin altını çizdi. Alexander von Vegesack ise her hangi bir okuldan mezun olmamasına rağmen koleksiyonerlik tutkusunun Vitra Design Museum gibi tasarım dünyasında nasıl bir çekim merkezi olduğunu anlattı.

Soru-cevap kısmına geçtiğimizde odak öncelikle genç tasarımcıların eğitimine yoğunlaştı. Bunun bir sebebi katılımcıların profili bir sebebi de ilk soruların bu çerçevede yöneltilmesinden kaynaklandı. Son bölüme doğru panelin yöneticisi Alexander von Vegesack duruma el koydu ve tartışmayı “neden tasarım”a yönlendirdi. İşte bu noktada paylaşılan öneriler:
• Bienal ile dünyaya neyi göstermeyi hedefliyorsunuz? Amacınız ne? (Sigga Heimis)
• Bienal, insanların Türk tasarımını nasıl algıladıklarını sarsmak için iyi bir fırsat. (Alexander von Vegesack)
• Herkesi mutlu edemezsiniz, o yüzden birden fazla tema ile başlamak yerine bienali her yıl üstüne yeni 1 şey eklenecek şekilde kurgulamalısınız. (Gabriele Pezzini)
• Tasarım Türkiye’de sofistike ve halka uzak olarak algılanıyor. Bienal ile bu kopukluk giderilebilir ve toplumun daha fazla sahiplenmesi sağlanabilir. (Sevil Peach)

Umarım ön etkinliklerle şimdilik sadece bilinirlik oluşturulması hedefleniyordur. Bu etkinliğin hedef kitlesinin çeşitliliği ve geniş bir sosyal paydaş yönetiminin olacağı düşünüldüğünde multi-sektörel, multi-disipliner katılımcılarla da (halka açık ya da kapalı toplantılarla) bir araya gelindiğini/gelineceğini düşünüyorum. “Tasarım”ın hayatımızdaki yerinin ve öneminin herkes tarafından basitçe kavranmasının sağlanacağını umut ediyorum.



Malum, 2012’de Hollanda-Türkiye ilişkilerinin 400. yılı kutlanacağından, İstanbul’da türlü sergiler ve yan etkinlikler düzenlenecek. 2013’te de tasarım sektörünün "Davos Toplantıları" olarak bilinen International Design Alliance (IDA) Kongresi’ne ev sahipliği yapacağız. Bir sonraki hedef de World Design Capital ünvanını kazanmak olur sanırım...

15 Şubat 2011 Salı

What if? / Ya yanılıyorsak?

TED (Technology Entertainment Design) konferanslarını ve birbirinden etkileyici hikayelere sahip katılımcıların videolarını takip edip paylaşmak sosyal hayatımızın prestijli unsurlarından. Katılım için 6500 dolar verip TED kabilesine üye olamasak da göreceli gecikmeli bir şekilde sunumları izleyebiliyoruz.



Oprah nasıl kanal kurduysa Chris Anderson da bu işi konferans ile sınırlı tutmayacak. Sunumların kitap versiyonlarını çıkarmaya başladı bile. Yayıncılığın bilenen kurallarını alt üst eden Anderson geçen yıl tüm ülkelere kendi konferanslarını düzenlemek üzere yetki verdi. Bu sayede ülkemizde önce TedxBosphorous düzenlendi, sonra TedxReset, ardından da Tedxİstanbul. İçlerinde sürekliliğini sağladığını gözlemlediğimiz TedxReset oldu. (belki diğerleri de ilerleyene günlerde yeni konferanslar düzenlerler) Bu anlamda Ali Üstündağ’ı ve ekibini tebrik ederiz, çünkü geçen yılı aşan bir gün gerçekleştirdiler ve eminim 2012’de çıtayı daha da yükseltecekler.

Konferanstan izlenimlere gelince “What the Bleep Do We Know”dan tanıdığımız Dr. Fred Alan Wolf’u (Dr.Quantum) ücretsiz izlemek paha biçilemezdi. Yankı Yazgan, mutluluğu “an”ında değil, hatıra olduğunda asıl değerini fark ettiğimizi örnekledi. Erdil Yaşaroğlu, Serdar Kuzuloğlu ve Hacı Ormanoğlu hitabet yetenekleriyle izleyicileri avuçlarının içine aldı. Mert Gökalp ve Ahmet Şefik Öngün hayallerinin peşinden gittikleri hikayelerini paylaştı.



Prof. Dr. Oğuzhan Özcan ve Trung Le sunumlarıyla tasarımın sadece endüstriyel olmadığını gösterdi. Hakan Kırkoğlu yeni bir sistemin doğacağını, önümüzdeki 10 yıl içinde kaosun düzene gireceğini, Özcan Yüksek ise bildiğimizi zannettiğimiz masalların asıl versiyonlarını anlattı. Ve Aziz Kedi... Günün son sunumunu yaptı ve kendi hikayesi ile “başarı nedir? ailemizin belirlediği kriterler mi yoksa kendimizi mutlu hissettiğimiz işler mi”yi çooook iyi anlattı...



Çevremde “artık konferanslara gitmiyorum, çok benzer şeyler anlatılıyor” yorumlarını yapan fazla ancak bence TED’i ayıran en temel özellik “like-minded” insanların yüz yüze tanışabilmeleri için iyi bir ortam sağlaması. Paylaşılan hikayelerden kendi hayatınıza uygulayabileceğiniz ipuçları ise sınırsız. Takibinize...

14 Şubat 2011 Pazartesi

Radikal Tasarım Eki Ocak yazısı...

Herkese yeniden merhaba :) Cuma akşamı uğraş didin yeni şablonlarla "trendiary" yüzünü tazelemeyi başardım :) Umarım sizin de hoşunuza gider...

2010 yılında "trendiary" ile ilgili yapılan tembelliğin ardından 2011'e daha heyecanlı ve inançlı giriyorum. Hemen Radikal Tasarım Eki'nin Ocak ayında yayılanan sayısında Design Management Institute (Eski) Direktörü Thomas Lockwood ile yaptığım röportajı paylaşıyorum. Eski diyorum çünkü Şubat ayında gönderdiği e-mail ile bu görevinden ayrılıp yeni projelere yelken açacağını iletti. Röportajı, Aralık 2010'da Tasarım Bienali Sempozyumu için davet edildiğinde yapmıştık. Tasarımsal düşüncenin (design thinking) dokunduğu konu başlıklarının ve çözüm noktalarının ne kadar geniş olabileceğiyle ilgili önemli ipuçları sunuyor. İlginize...

2 Nisan 2010 Cuma

Sosyal girişimcilerin devri...

Türkiye 3. Sektör Vakfı ile British Council son yılların gözde kavramı “Sosyal Girişimcilik” üzerine 31 Mart’ta bir konferans düzenledi. Peki nedir sosyal girişimcilik? Wikipedia’ya göre çevreden eğitime, fakirlikten cinsiyet ayrımcılığına kadar çok çeşitli küresel ya da yerel sorunun farkında olup, bu konuyla ilgili sosyal değişim ve dönüşümü başlatmak üzere girişimcilik özellikleri gösteren örgütlenmedir. Bireysel başlayan bu teşebbüsler vakıf/dernek ya da yurtdışındaki mevzuatın sağladığı imkanlar sayesinde kar amacı gütmeyen kuruluş şeklinde de hayat bulabilir.


© Hub Halifax, CA

Ağırlıklı olarak gönüllü çalışmalar ya da kar amacı gütmeyen kuruluşlarla özdeşleştirilse de sosyal girişimciliğin etki alanının genişleyebilmesi için kar etmeleri ve bu karın yine sosyal konunun çözümlenmesine yönelik kullanılmasında şahsi olarak etik bir sorun görmüyorum. Zaten sosyal girişimcilerin kaynak ihtiyaçları olabileceğini ilk tespit eden ve bu yolda örgütlenen kişi ise Amerikalı Bill Drayton. 1980 yılında kurduğu Ashoka, 50.000 ABD Doları bütçeye sahipken şimdi 30 milyon ABD Doları kaynak sağlıyor.

Konferasın sabahki oturumunda İngiltere’den Social Enterprise Europe Ltd. Yönetici Direktörü Cliff Southcombe, Gençtur ve Ashoka Türkiye kurucu ortağı Hülya Denizalp ve Kamer kurucusu Nebahat Akkoç konuştu. Southcombe’ın paylaştığı rakamlara göre İngiltere’deki sosyal girişimciler yarım milyon insana istihdam sağlıyor, 300.000 kişi gönüllü çalışıyor ve GSMH’nın %1-5’ini (27 milyar Pound, yaklaşık 60 milyar TL) oluşturuyor.



Mesela 17 yıl önce İngiltere’deki evsizlere gelir kaynağı yaratmak üzere kurulan The Big Issue Vakfı, dergilerini evsizlere sattırarak gelir elde etmelerini sağlıyor. Bir başka örnek yine İngiltere’den. Londra’nın South Bank bölgesini kalkındırmak için 1984 yılında kurulan Coin Street Community Builders. Peki ya Barcelona Futbol Takımı? Yıllarca formalarında reklama izin vermeyen kulüp, gelirlerinin %1’ini FC Barcelona Vakfı’na bağışlıyor, Birleşmiş Milletlerin Millenyum Hedeflerinin çözümlenmesini destekliyor, önümüzdeki 5 yıl için 1,5 milyon Euro bağışladıkları UNICEF bantı bu yıldan itibaren formalarında taşıyor.

Hülya Hanım, hem kurucusu olduğu Ashoka’dan hem kendi hazırladığı “Toplumsal Dönüşüm için Sosyal Girişimcilik Rehberi”nde yer alan değerli bilgilerden hem de bunca yıllık sosyal girişimcilik deneyimlerinden ve zaman içinde ülkemizde kat edilen yoldan bahsetti. Scwab Vakfı ve Ernst&Young’ın beraber düzenledikleri Yılın Girişimcisi Yarışması’nda 2008’in Sosyal Girişimcisi seçilen Nebahat Akkoç da 1987 yılından beri yılmadan yürüttükleri kadın çalışmaları ve KAMER’in başardığı sosyal dönüşüm hakkında bilgiler verdi.



Öğleden sonraki oturumda ise dünyada sadece Van Gölü’nde yaşayan inci kefalinin soyunun tükenmesini engelleyen, üstelik bölge halkını bilinçlendirerek 1,2 milyon TL olan geliri 5-6 yılda 8 milyon TL’ye çıkarmayı başaran Prof.Dr. Mustafa Sarı’yı, hem üniversite hem de lise öğrencilere yönelik ücretsiz mentorluk hizmeti sağlayan Gelecek Daha Net platformunun kurucusu Serra Titiz’i ve Alternatif Yaşam Derneği ile engellilere yönelik inanılmaz işler başaran Ercan Tutal’ı dinledik. Ortak özellikleri, amaçları için ne kadar tutkulu oldukları, başlattıkları sosyal dönüşüm için asla ödün veremeyecekleri ve bu tutkularından da vazgeçemeyecekleriydi.



Sadece bir kaç gün önce hediye edilen Seth Godin’in “Linchpin”ini sabırsızlıkla okumaya başladıktan sonra ülkemizdeki fark yaratanları görmek ve şahsen tanışmış olmak beni çok sevindirdi. “Linchpin” dingil çivisi demek. Godin de kitabında o çivi nasıl arabanın en hayati tutanağı ise bizim de gündelik ya da iş hayatımızda mutlaka vazgeçilmez insanlar olduğunu gösteriyor. Üstelik, bu özellik doğuştan değil, isterseniz siz de edinebilirsiniz.



İşte bu yüzden geçen yılın sonunda ülkemizde de düzenlenmeye başlanan TEDx toplantılarında kendi “linchpin”lerimize daha sık söz vermeli, pazarlamadan liderliğe kadar çeşitli zirvelerde koltuk sevdasından öte amaçlar için varını yoğunu ortaya koyan kişilerin başarı hikayelerini daha sık dinlemeliyiz ki “crosspollination” yapabilelim. Kelime anlamı ayrı cinsten çiçekleri çiftleştirme olan “crosspollination”ın iş dünyasındaki kullanış şekli ise inovatif açılımlar üzere. Yani, daha fazla kurum, sosyal sorumluluğu halkla ilişkiler faaliyeti olarak değil de var oluş sebeplerinden biri olarak özümzese, eşitlikçi ve sürdürülebilir bir dünya için çalışsa, fena mı olur? (Ezeli rakipler Pepsi ve Coca-Cola yarışmaya başladı bile...)

Son olarak, Sosyal Girişimcilik Platformu, 4 Haziran’da Sabancı Üniversitesi’nde Sosyal Girişimcilik Konferansı düzenleyecek. LCV için sec2010@sabanciunivedu.com’a başvurabilirsiniz.

26 Mart 2010 Cuma

İstanbul'da kültürel dönüşüm sohbeti

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) tarafından 2010 Avrupa Kültür Başkenti Projesi'nin tamamlayıcı seri seminerlerinden ikincisi dün akşam gerçekleşti. İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) Deniz Palas Binası'nın konuğu Tate Modern Müzesi Kentsel Yenileme ve Mahalli Ortaklıklar Yöneticisi Profesör Donald Hyslop'tu. "Yaratıcı Topluluklar: Şehirlerin yeniden yapılanmasında, kültürün, iş dünyasının ve mahallelilerin birlikte rolü" başlıklı seminere biraz gecikmeli de olsa katılabildim ve ne yazık ki fotoğraf çekemedim.



Hyslop’un sunumu dinamik ve başarı hikayeleriyle doluydu. İngiltere’de merkezden nispeten uzak ve eskiden endüstri bölgesi olan Southbank Center’ın nasıl dönüştüğünü, turistlerin ve yerli halkın bu bölgeye nasıl akın ettiğini (yılda 13 milyon), yeni iş imkanlarının yaratıldığını ve sıradan vatandaşın sanatla nasıl bütünleştiğini dinledik. (Keşke daha fazla kişi dinleyebilseydi.)



Tate aslında birden fazla müzeden oluşuyor ve İngiltere ulusal sanat koleksiyonun da sahibi. Tate Modern da aynı Santral İstanbul gibi eski bir enerji santralinin dönüşüm projesi. Ünlü mimarlar Herzog & de Meuron’un yenilediği Tate Modern’ın yıllık bütçesi 20 Milyon Pound. %45’ini Kültür Bakanlığı sağlarken, geri kalanını müze yönetimi çeşitli faaliyetlerle (sponsorluklar, etkinlikler, hediyelik eşya dükkanı satışları, restoran/cafe, vb.) oluşturuyor.



Hyslop, müzenin bu bölgeyi çekim merkez yapma uğraşlarının yanısıra yönetim kurulunda olduğu “better bankside” oluşumunun da yoğun çalıştığını belirtti. Sürekli temizlenen sokaklar, asli görevlerinin dışında turistlere yönlendirmede bulunan polisler, yoğun trafiğe karşı alternatif ulaşım sağlayan bisikletler, açık havada kullanabileceğiz sandalyeler (ki Hyslop, bu sandalyelerin çalınmadığını ama çoook uzak yerlerden toplandığını bunun farklı bölgelerde yaratılan görsellik açısından önemli olduğunu paylaştı), sanat eserleriyle zenginleştirilen alt geçitler... Zorlu semtlerde yaşayan gençlerin sosyalleştirildiği “Street Genius” projesini çok sevdim, ayrıca “Bankside Urban Forest” (şehirde orman) için Londra Belediyesi’nden 4 Milyon Pound’u garantilemiş durumdalar.



1980’lerin ikinci yarısından itibaren “yaratıcı endüstriler (creative industries)”e yatırım yapan ve neredeyse bu terminolojiyi yaratan İngiltere ile ülkemizi karşılaştırmak yanlış olur. Ancak böyle bir başarı hikayesi için ülkenin kültür sanat politikası kadar yerel yönetimin kararlılığı da çok önemli. Ayrıca, fark yaratmak ve iyi işler çıkarmak istiyorsanız büyük şirketler gibi işinin uzmanı profesyonellerle çalışmalısınız.



Soru-cevap bölümünü yöneten Bilgi Üniversitesi Kültür Yönetimi Öğretim Üyesi Dr. Asu Aksoy’un da belirttiği gibi İngiltere kültür-sanat merkezlerini çekim noktası olarak konulandırma aşamasını çoktan geçti. Artık, bilgi birikimlerini etraflarına yayma ve çevrelerini dönüştürme fazındalar. Türkiye ise durum ne yazık ki hala emekleme döneminde yani sanatsever kitleyi oluşturmak ve bu kitleyi kültür merkezlerine çekme aşamasındayız. Bu yüzden her semtte daha fazla salon dolduracak, müze kapılarında kuyruk oluşturacak, kitlelerin kültür sanat için oluşturulmuş çekim merkezleriyle bütünleşmeleri üzerine yoğunlaşmalıyız.

Bu arada Southbank’teki dönüşümü görmek isteyenler Dustin Hoffman ve Emma Thompson’ın rol aldığı 2008 yapımı “Last Chance Harvey”yi izleyebilir. Çok akıcı bir film olmasa da modern ve yenilenen Londra’yı görmek isteyenlere önerebilirim.

30 Ekim 2009 Cuma

Tasarımcılar “suç”a da el attı.

Institute of Ideas’ın bu yıl 5.sini düzenlediği “Battle of Ideas” ile amacı gelecek korkusundan vazgeçip, 21. yy.da başarmak istediklerimiz hakkında serbestçe tartışabilmek, hepimizin yeni jenerasyon halk entellektüelleri olduğu günümüzde tutkulu ve idealist fikir çarpışmalarıyla bilgeliğe meydan okumak. Bu yıl 31 Ekim – 1 Kasım tarihlerinde düzenlenecek festivalin ikinci gününde masaya yatırılacak konulardan biri de suçların azaltılmasında tasarımcının rolü.


© Design Police

İngiltere hükümetinin desteklediği “Suça Karşı Tasarım ve Teknoloji Birliği”, hırsızlığı önlemeye, kamuya açık ortamlarda güvenliği sağlamaya, suça dayanıklı aletlerin tasarlanmasına yönelik çalışıyor. Okullardaki kabadayılık, bar kavgaları, adi hırsızlık, trafik ihlalleri programın çözümü için kafa yorduğu konulardan sadece birkaçı.

Central Saint Martins College of Art and Design ve University of the Arts London işbirliğinde kurulan Design Against Crime ise, tasarım araştırma laboratuarı olarak görev yapıyor. Projeleri arasında kapkaçcılara yönelik In the Bag ve bisiklet hırsızlarına karşı Bikeoff bulunuyor.


Stop Thief Chair

Tasarımcıların doğru soruları sormaları ve problemlerin çözümüne yönelik yaklaşımları, gittikçe daha çok alanda görüşlerine başvurulan bir grup olmalarını sağlıyor. İster sağlık ister eğitim olsun farklı disiplinlerden gelen uzmanların yardımına ihtiyaç duyulduğunda aralarında sosyal tasarımcılar da olacak. Hapishanelerimizde Cumhuriyet tarihinin en yüksek doluluk oranı gözleniyorken, bu noktaya gelmeden bir çözüm olduğunun farkına varılacak projeler yürütülebilir mi?

10 Ekim 2009 Cumartesi

İş ve inovasyon fabrikasından notlar...

Sadece TED, farklı disiplinlerden kişilerin hikayelerini anlattığı, fikirlerin başka fikirleri tetiklediği, yaratıcı beyinlerin çekim merkezi olan bir yer değil. 2004 yılında kurulan Business and Innovation Factory (BIF), kar amacı gütmüyor ve gerçek dünyada çözüm üretmiş kişilerin kendi örneklerini paylaştığı platformlar arasında dikkat çekiyor.



Twitter sağolsun katılımcıların BIF’tan ne kadar keyif aldıklarını öğrenebiliyoruz. Ya da George Lucas’ın 1970’lerdeyken Star Wars oyuncaklarını öngöremediği devrimsel itiraflara şahit olabiliyor, Fast Company’nin en yaratıcı isimler arasında gösterdiği Neri Oxman’ın form yapmaktansa form yaratmayı savunan bir sistemi anlattığını öğrenebiliyoruz.

Çoğu sunumun ortak teması, farklı gruplardan ne tarz bir yaratıcılık çıkacağı bilinemez. Oyunların hem öğrenirken hem de iş yaparken önemli bir eleman olması yükselen değerler arasında. Mesela, sağlık sigortası şirketi Humana’da çalışanlar oyunlar geliştirerek nasıl fit kalınacağını gösteriyor. Wikonomics kitabının yazarı Dan Tapscott 4 milyon dolarlık araştırmasıyla 8-18 yaş arasındaki çocukların video oyunlarlarıyla düşünme biçimlerinin tetiklendiğini gözlemliyor. BIF’in kurucusu Saul Kaplan, geleceğin parlayan meslekleri arasında küratörleri gösteriyor. MOMA’nın tasarım ve mimarlık küratörü Paola Antonelli, insanların bilgiye ulaşımında küratörlerin köprü görevi göreceğini belirtiyor.



Ve bunca tetikleyici fikir arasında iş planlarının da hücre yenilemesi gerekmiyor mu? Akademisyen Alex Osterwalder’in önderliğinde 400’den fazla katılımcıyla hayat bulan taptazecik “Business Model Genaration” kitabı ilgi gören bir çalışma oluyor ki, editör kendi Twitter’ından Price Waterhouse Coopers’ın yüklü sipariş verdiğini paylaşıyor.

Kaynak: ThinkBalm ve PrincipledInnovation

2 Ekim 2009 Cuma

Trendiary'nin Kopenhag izlenimleri Maison Française'de!

Tempo'nun temmuzda ayın websitesi olarak "Trendiary"yi göstermesinin ardından,



Kopenhag izlenimlerim de Maison Française'in Ekim sayısında yer aldı. Moleskine ödülü ve sergisi, BÜMED Dergisi'ndeki röportajım derken bu yıl verimli geçiyor.

11 Eylül 2009 Cuma

“Outlier” Malcolm Gladwell, İstanbul’daydı!

Yazdığı 3 kitap ile iş dünyasının çok sıkı takip ettiği Malcolm Gladwell, Turkcell Akademi’nin gelenekselleştireceği pazarlama konferansının ilk davetlisi olarak bu sabah Conrad Oteli’ndeydi. Kariyerine Washing Post Gazetesi’nde muhabir olarak başlayan Gladwell, 1996 yılından beri The New Yorker Dergisi’nin daimi yazarları arasında.



46 yaşındaki Gladwell, kendisine yakıştırılan bir sürü sıfatın hakkını veriyor ki ülkeden ülkeye konuşmacı olarak davet ediliyor. Bugün de Turkcell’in üst düzey yönetimi, çalışanları ve iş ortaklarının ağır bastığı topluluğa hitap ederken daha ilk dakikadan itibaren samimi tavrıyla salona hakimiyetini gösterdi. Başarı için gerekli olan 10.000 saat ya da 10 yıl kuramını örneklendirdiği kitabı “Outlier” üzerine yaptığı konuşmasında biz de ağırlıklı Fleetwood Mac’in öyküsü dinledik. Grubun uluslararası ününü tam 16. albümlerinde (Rumours) yakaladığını anlatırken hangi dersleri çıkarabileceğimiz üzerine kuralları öğrendik.



1. Gayret: Aslında sebat etmek daha doğru olur. Çünkü Gladwell bir konu için çabalarken aynı zamanda o konuya gösterilen bağlılığı, sürekli tekrar etmeyi ve ısrarcılığı da beraberinde getirdiğini vurguluyor.
2. Değer: Amerikan futbolundan örnek verdiği bu kuralda, yıllar içinde yapılan araştırma gösteriyor ki üniversite takımında başarılı olan oyun kurucular profesyonel ligde aynı çizgiyi devam ettiremiyorlar. Halbuki kolej yıllarında daha orta düzeydeki oyuncular ileriki yıllarda adlarından söz ettirenler oluyor. Karşılaştırma yapıldığında başarıyı henüz tatmamış, ona ulaşmak için açlık duyan, uzun dönemde mücadele alanlarında pes etmeyen ve çok çalışanların sıyrıldığını gösteriyor.
3. İşbirliği (collaboration)
4. Farklı alanları deneyimlemek



Son iki maddenin kendini yeteri kadar ifade etmesi nedeniyle daha fazla detaya girmiyorum ancak Outlier’ın en önemli ana fikri, başarı hikayelerinin 1 günde yaratılamayacağını sürekli tekrar etmesi. Gladwell tekrar ile, basamakları hızla tırmanmak isteyen kurumsal dünya canlılarına vermek istediği mesajın altını çizmeye çalışıyor.

Ancak, asıl büyük itiraf son sayfalarda geliyor. Büyükannesi Daisy’ye ithaf ettiği kitabın bu bölümünde kendi ailesinin (dönemine ve koşullarına göre) başarı hikayesini anlatarak aslında yukarıda sayılan kuralların yanında inancın, ileri görüşlülüğün ve bazı koşulların sizin lehinize yaratılmış olabileceğini de anlatıyor. Çünkü dezavantaj gibi görünen özellikler ya da koşullar sayesinde de başarılı olunabileceğini gösteriyor. Sunduğu örneklerden sizin de kendinize dersler çıkarabileceğiniz olasılığıyla “Outlier”ı okumanızı tavsiye ederim.

7 Eylül 2009 Pazartesi

Fütürist tasarımcılar...

Kopenhag Tasarım Haftası’nda düzenlenen ShowHow’u gezerken Wallpaper’ın yaratıcısı Tyler Brule’nin yeni dergisi (yoksa medya platformu mu demeli) Monocle’ı özel kapağıyla bedava edinme şansımız olmuştu. Dergi sadece konularıyla öncü değil, basım zamanlamasıyla da ayları önden karşılıyor. Ekim sayısı, 17 Eylül’de piyasada olacak.



Bu sayıda hazırladıkları özel Singapur ekiyle, 20-30 Kasım’da düzenlenecek Singapur Tasarım Haftası’na ve 23-25 Kasım’daki ICSID Dünya Tasarım Kongresi’ne ön hazırlık yapılmış. Finanstan yaratıcı sektörlere, turizmden nerde yenilir içilir’e kadar ülkenin röntgeninin çekildiği ekte sadece tarihçe eksik.

Singapur, (bir önceki yazımda bahsettiğim) INDEX’in ilk kardeş/ortak şehri ilan edildiğinden, bu yılın katılımcılarını içeren sergi de tasarım haftası süresince izlenebilecek ama bu etkinliklerden sadece bir tanesi çünkü uluslararası endüstriyel tasarımcılar konseyi birliği ICSID de kongresini aynı hafta içinde Singapur’da düzenliyor ve 50. yıl şerefine bu yılki temayı “2050’yi tasarlamak” olarak belirliyor. Gerçekleştirilecek stüdyo çalışmalarının liderleri ise yüzlerini geleceğe dönmüş birbirinden parlak isimler.



Kopenhag’ta Alice Rawsthorn’un “gelecekte araba nasıl olacak?” sorusunu yanıtlayan Chris Bangle, yakın tarihte kendi ofisinde meyve verecek düşüncelerini bu çalışmada daha da detaylandıracak. Malum, teknolojinin nimetleri sayesinde birbiriyle iletişim halinde olacak tüm araçların duygularımıza hitab etmesi kaçınılmazlaşacak. Bangle’a göre gelecekte her hangi bir araba markasından öte, kişiselleşmiş ve akıllı araçlar (ara yüzler) öne çıkacak. Mesela, koltuk, rahat sürüş için gerekli olan bir araçtan öteye geçecek. Sağlık çalışması Philips’in efsanevi Tasarım Direktörü Dr. Stefano Marzano, sürdürülebilir şehirler Foster + Partners yöneticileri, tarım ise ünü Afrika kıtasını aşmış tasarım enstitüsü Design Indaba’nın kurucusu Ravi Naidoo liderliğinde düzenlenecek.



Hem algı hem de konumlandırma açısından seviye atlayan “tasarım” ve “tasarımcı”dan beklenenler yükseldi . Bu yüzden, sadece ürün değil, süreç, deneyim ve hizmetin de sorumlulukları arasında olduğunun bilincine vakıf tasarımcıların önceliği gittikçe karmaşıklaşan hayatımızı yeniden basitleştirmek olacak.

3 Eylül 2009 Perşembe

Kopenhag Tasarım Haftası – 2

İnternetten de rahatlıkla takip edilebileceği üzere Kopenhag Tasarım Haftası içeriği sağlam seminerleriyle, örnek vaka sunumlarıyla, tasarımcı buluşmalarıyla devam ediyor.



Tasarımın değerini bilen bir şehirde olduğunuzu alelade bir pasajdan geçiyorken aniden Konstantin Grcic 'in çalışmalarıyla karşılaşmanızdan anlayabilirsiniz.

Bouroullec kardeşlerin Danimarkalı Kvadrat için tasarladığı kumaş da çok katlı alışveriş merkezlerinde en sık rastlanan detay.



Bu arada, hem ergonomi açısından hem de düz ayak bir coğrafyaya sahip olmalarından dolayı düşündüğüm çok sık rastlanan bir kare daha var. Çoğu ebeveyn bebeklerini 4 tekerlekli yataklı arabalarda taşıyor. Konfor bu olsa gerek.



Sosyal, çevresel ve ekonomik konuların sürdürülebilirliğe yönelik geliştirilen tasarım çözümleri ShowHow Sergisi’nde bir araya gelirken, öğrenci işlerinden, IDEO’nun insan odaklı tasarım proje örneklerine, suda bile üstüne yazı yazılabilen taş kağıt ScandiRock’tan Kore’nin havayı temizleyen beyaz kömürü Hakutan'a kadar çeşitli detay ile karşılaşabiliyorsunuz.



Tasarıma ve sürdürülebilirliği kafasına takmış Danimarka’nın Kraliyet Ailesi de boş durmuyor. “Yaşamı iyileştirmek için tasarım” mottosuyla Veliaht Prens tarafından 2002 yılında kurulan INDEX kar amacı gütmeyen bir oluşum. 2005’ten bu yana 2 yılda bir düzenlenen tasarım yarışmasının bu yılki adaylarını kapsayan sergi ise şehrin en işlek meydanlarından Kongens Nytorv’ta gezilebiliyor. 28 Ağustos’ta gerçekleşen ödül töreninin ardından 5 kategorinin birincilerinin sergilendiği balonların üzerine etiketler hemen ertesi günü yapıştırılmıştı.



Son günü ayırdığımız mobilya fuarı CODE09’ın düzenlendiği alanın nerdeyse dörtte birini ise yine öğrenci işleri ve Kuzey tasarımının yeni örneklerinden seçilenler oluşturuyordu. Konumuz sürdürülebilirlik olduğundan Kuzey Kutbu’nda turistlere yönelik çevreci klübe ya da 10 saat içinde 1 sandalyeyi nasıl tasarlarsınız işleri aralara serpiştirilmişti.



Ancak, fuarın kahramanı Arne Jacobsen’ın Egg Chair’i idi. Zaten bizim için nazar boncuk ya da Türk kahvesi ne kadar özdeşleşmiş figürler ise tasarımcı ve mimar A. Jacobsen da Danimarka için o konumda.

1 Eylül 2009 Salı

Kopenhag Tasarım Haftası – 1

Geçen hafta ipucu verdiğim gibi 27 Ağustos – 6 Eylül tarihleri arasında düzenlenmekte olan Kopenhag Tasarım Haftası’nı izlemek üzere 4 günlüğüne Kopenhag’taydım. Tasarıma doymuş, caddelerine Arne Jacobsen gibi ünlü tasarımcılarının isimlerini vermiş olan şehrin ilk kez düzenlediği tasarım haftasına katılım beklediğimden azdı.



Ayrıca, Birleşmiş Milletlerin İklim Zirvesi’ne ev sahipliği yapacak böyle bir şehrin diğer Avrupa şehirlerine kıyasla bakımsız olacağını düşünmezdim. Belediyenin çöpçüleri sanırım kısmi grevdelerdi ama Kopenhaglıların karbon üretmemek konusunda duyarlı oldukları kesin. Bisikletlilerin sayısı gerçekten fazla.



Bu katılım sırasında beni en çok etkileyen BMW’nun eski Tasarım Direktörü Chris Bangle ve Architecture for Humanity’nin kurucusu Cameron Sinclair’in sunumları oldu. Sunumlar hakkında daha detaylı yazacağım ama ilk akılda kalanlar: Bangle, Youtube’da yayınlanmasının ardından 4,5 milyon kez tıklanan GINA’nın BMW’ya sadece PR değil tasarruf da sağladığını söyledi. Eskiden araba prototipleri için oyma ya da çamur modeller kullanılırken GINA sayesinde hem vakit hem de nakitten kazanıldığını gösterdi.



Sinclair ise mimari projelerin ve değiştirdikleri hayatların yanı sıra kriz nedeniyle göremediğimiz hayatlara değindi. Tekstil sektöründe çalışırken bir anda işini kaybeden Uzakdoğulu kadınların sadece 50 cent’e vücutlarını satarak nasıl bir yaşam mücadelesi verdiklerinden bahsetti.



Günlük devam edecek...

31 Temmuz 2009 Cuma

Yeşillenen çatılar beyaz mı olacak?

Küresel ısınma bir sorun değilken, henüz alternatif enerji seçenekleri bu kadar çoğalmamışken güneş enerjisi panelleriyle tanışıyorduk. Oysa ki şimdi paneller, bütünün sadece ufak bir parçası. Çatıların güneş enerjisi panelleriyle kaplı olduğu, arabanın kullanılmadığı yemyeşil köyler inşa ediliyor.


© Butch Martin

Birkaç yıl önce ise henüz binalar ya da yerleşim alanları bu kadar çevre dostu değilken, binaların çatıları ya da duvarları bir anda çimle kaplanmıştı. Amaç, sera etkisini azaltmak, ortalama şehir sıcaklığını düşürmek ve şehir içinde bile doğal hayata zemin sağlamaktı.

Şimdi New York Times’da yayınlanan yazıya göre en taze öneri, çatıları beyaza çevirmek. Hatta bu işlemi yapmış bir ev sahibi, geçen yıla göre elektrik faturasında %10’luk bir indirim gözlemlemiş. Ancak, alternatif medya oluşumlarından GOOD, tartışmaya katılarak beyaz çatı önerisinin her yere uygulanamayacağını ifade ediyor. Soğuk iklimli yerlerde beyaz çatı kullanıldığında kışın ısı sorunu yaşanacağından, daha fazla enerji harcanacak ve haliyle astarı yüzünden pahalı olacak.


© CGIBackgrounds

Geçen hafta TED Global, Oxford’da düzenlendi ve konuşmacılar arasında bulunan İngiltere Başbakanı Gordon Brown küresel ısınmayla ilgili olarak ülkeler üstü bir oluşum yaratılması gerektiğini belirtti. Her ne kadar Birleşmiş Milletler var ve yıl sonunda Kopenhag’ta Küresel Değişim Konferansı düzenlenecekse de "über" bir oluşuma ihtiyaç duyulduğunun ifade edilmesi önemli bir özeleştiri olsa gerek.

21 Haziran 2009 Pazar

Kurum DNA’nı keşfet, kopyalanmayı engelle...

Ziba Design, ürün, marka veya deneyim konusunda çalışan Amerika’nın önemli tasarım ofislerinden. Müşterileri arasında FedEx, KitchenAid, Microsoft ve Umpqua Bank gibi büyük markalar yer alıyor. Tasarım, duygular, öngörü ve trendlerin neden bu kadar iç içe geçmiş olduğunu Ziba’nın kurucusu Sohrab Vossoughi şöyle özetliyor: “Önce müşterinizin kendi kurumsal DNA’sını keşfetmesine yardımcı olmanız lazım ve bu DNA’yı diğer marka deneyimlerine genişletmeniz lazım. Kendi DNA’nızdan yeni deneyimler yarattığınız sürece, kimse yaptıklarınızı kopyalayamayacak.”


Intel's Think Tin Laptop

İşte bu nedenle Ziba Design, araştırmanın gücüne, trend ve tüketici öngörülerine çok önem veriyor. Tüketicilerin ne yaptığını değil, neden o tutumu sergiledikleri üzerine yoğunlaşıyor. Ziba Trends de, 6 kategori altında (Çirkin, Mutlu, Yaşlı, Ben, Biz ve İnsan) biriktirilen sinyalleri bir önceki yılla karşılaştırarak zamansız ürünler ve hizmetlerin yaratılması konusunda yol göstericilik yapıyor.


Umpqua Bank

Ziba Trends’e göre 2008’de “ben”, kişiye özel iken, 2009’da mikro markalar olarak tanımlanmış. “Yaşlı", 2008’de 65 iken 2009’da 85 olmuş. 2008’de iyi hissetmek mutluluk demek iken, 2009’da doğruyu yapmaya dönüşmüş.

İngilizce’de bir deyim vardır “kediyi, merakı öldürür”. Aslında merak, içi boş olmadığı sürece kendi içinde bir gelişimi barındırır. İster bireysel ister kurumsal radar sistemi kuranlar da eğer gelişime yönelik bir merak duygusunu yeşertebiliyorlarsa hem kendilerini keşfedebilir hem de sürdürülebilirliklerini sağlayabilirler.

3 Haziran 2009 Çarşamba

Türk kültürü ve sosyal ağlar...

Dün Boğaziçi Üniversitesi’nde, Berkeley Haas School’dan Prof. Naeem Zafar’ın inovasyon ve girişimcilik üzerine verdiği seminerdeydim. Prof. Zafar, ilk bölümde inovasyonun önemli unsurlarından bahsederken (her ne kadar ağırlıklı bilgi teknolojilerini merkezi olsa geldiği yer olan) Silikon Vadisi’ni örneklendirdi. Seminere katılanların çoğu da, sıralanan bu maddeler içinde en fazla aşağıdaki 2 unsurun ülkemizde aşılamadığından bahsetti.



1. İşbirliği kültürü: Herhangi bir toplantıda yeni birisiyle tanışırken ya da kahve dükkanında mola verdiğiniz sırada kulak misafir olduğunuz grubun sohbetine dahil oluyorken ne iş yaptığınızı tek cümleyle ve de kıvırmadan özetlemek çok önemli. Çünkü bu sohbet sırasında mutlaka sorularınıza yanıt bulabileceğiniz birilerine yönlendirilirsiniz.
2. Motivasyon unsurlarının çakışması: Vadi’de o kadar çok özel ilgili alanına yönelik sosyal grup var ki yine bu toplantılar sayesinde bir sürü soru kolaylıkla ve de ücretsiz karşılanabilir (fikirlerin geliştirilmesi, fikir için ön araştırma yapılması, çevrenin genişletilmesi, vs).



Gerçekten de kendi kültürümüze baktığımızda kaçımız fikrimizi şekillendirmek üzere paylaşımcı ve girişizkeniz? Tanıdığımızı zannettiğimiz kişilerden bizim için bir kapı aralamasını istediğimizde ne kadar yardım görüyoruz? Ya da daha tecrübeli olan kişilerin sadece görüşlerini almak istediğimizde randevu için olumlu yanıt alabiliyoruz? İlle birlik, dernek, vakıf değil, kaçımız sosyal grup kurup, sorularımıza çözüm bulmaya ve fikirleri yeşertecek ortamlar yaratmaya çalışıyoruz?

“İnovasyonun ekosistemi ve Türk kültüründe karşılaşılan sorunlar” güzel bir tez konusu başlığı! İnovasyonun yeşermesini engelleyen kültürümüze ait bu ön yargıları tespit edecek ve çözüm önerilerini içeren bir araştırma, en azından başlangıç noktası olur.

22 Mayıs 2009 Cuma

İnovatif şirketlerin sihri, kurum kültürlerinde!

Dün Chicago’da Illinois Institute of Technology Institute of Design ile Innovate Now’ın beraber düzenledikleri inovasyon konferansı vardı. Business Week’in kıdemli inovasyon editörü Bruce Nussbaum sağolsun Twitter’dan bir-iki yorumda bulunmuş. Krizin tetiklediği paniği aşabilmek için inovatif ya da tasarım odaklı düşünce biçimlerinin daha hararetli savunulduğunu yakınen takip ediyoruz zaten.



Mesela, inovasyon stratejisi üzerine danışmanlık veren Doblin’in Başkanı Larry Keely “kültürü unutun, liderlik ve inovasyon kurallarının kurumlara yerleştirilmesi kültürlerini değiştirecek” demiş. Aynı argümanı London Business School’dan Prof. Rajesh Chandy’nin araştırması da destekliyor. Çıkan sonuçlara göre, kurum kültürünün inovasyon üzerindeki etkisi AR-GE çalışmaları, ulusal kültür veya devlet politikalarının inovasyon üzerindeki etkisinden daha yüksek çıkmış.



Düşünsenize, P&G ile Google, çalışan değiştokuşu yapmaya başlamış bile. Bizden örneklere gelince evet Eczacıbaşı, birkaç yıldır kendi şirketleri arasında inovasyon yarışması düzenliyor. TEB, inovasyonu kurum kültürü yaptığını ve ödül kazandığını açıklıyor. Umarım devamı da gelir. Ancak, ister insan kaynakları ister satın alma hangi bölümü seçerseniz seçin tüm çalışanların işlerini yenilikçi bakış açısıyla farklılaştırmaya çalıştığı kaç şirket çıkar? Kaç lider şirket içinde bu fikirleri tetikletecek bir çalışma atmosferi yaratıyordur? Acaba, bugün Türkiye’nin ilk 100 firmasında “inovasyon” ne demek diye araştırma yapsak ne sonuç çıkar? Yorum sizin.