doğal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doğal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2010 Pazartesi

Ne yersek oyuz!

Şubat ayında if İstanbul Film Festivali’nde gösterilen FOOD Inc. belgeselinin ardından bu ayki Radikal Tasarım Eki yazımda bu konuya değinmeliyim dedim. Gıda endüstrisinin nasıl kartelleşmeye doğru gittiğine değinen FOOD Inc. Ne yediğimize dikkat etmemiz gerektiğinin mesajını veriyor. Slow Food hareketinin Türkiye temsilcilerinden Fikir Sahibi Damaklar da filmin arkasından etiket hafiyeliği hareketini başlatmışlardı. Dağıttıkları büyüteçlerle genetiği değiştirilmiş organizmalı ürünler yerine doğal olanı, son anda basılan tarım ilaçları yüzünden parlayan meyve/sebze yerine hala toprak kokusu duyabildiğinizi tüketin ve hakkınızı arayın çağrısında bulunuyorlardı.

İşte bu noktadan başlayarak, daha anlaşılır etiket tasarımlarından demokratik şehir tarımcılığına geleceğin mutfak tasarımlarından ‘Çıplak Şef’ Jamie Oliver’ın kazandığı TED Ödülü’ne kadar yine çok çeşitli konular arasında bağlantı kurmaya çalıştım. Keyifle okumanız dileğiyle...

29 Aralık 2009 Salı

2010’da takip edilecek 100 olay

Amerika’nın önde gelen ajanslarından JWT, 2010’da takip edilmesi gereken 100 olayı listeliyor. Amerika ya da Uzak Doğu’ya has olan isim ve olayları ise kırptım ama dilerseniz hepsini bu linkten okuyabilirsiniz:



Zora düşen havayolları arasında bagaj ya da yemek alanlarına yönelik yıllık üyelik ücreti başlatanlar çıkarken, benzin yerine biyoyakıt kullanımı artacak. Mücevherde pahalanan altının yerini titanyum ve palladyum alacak. Evlerde 3D deneyimi ve augmented reality’ye ilgi artacak.

Gittikçe yeşillenen hayatımıza yeni giriş yapacaklar ve daha çok yerleşecekler ise; elektrikli arabalar, enerji dieti, evlerimizin ve beslenme alışkanlıklarımızın daha az karbon tüketecek şekilde renove edilmesi, gübreleme, LED ampüller, kamu bisikletleri, banyo ve bulaşık suyunun geri dönüştürülmesi, plastik şişe kullanımını azaltmak üzere çeşmelerin yeniden doğuşu, su ayakizinin takibi ve kamuya açık alanlardaki meyve ağaçlarından meyve toplama olacak.



Sosyal ve politik hayatta 2010’da neler öne çıkacak? İngiltere genel seçimleri, Hollanda ve İsviçre’deki olaylarla doruğa çıkan Avrupa’nın İslam’a yaklaşımı, İsveç’te 3. büyük siyasi parti olan Korsan Partisi’nin yükeselişi, Lula da Silva’dan sonraki Brezilya ve başkanlık yarışında öne çıkan kadın Marina Silva.



Sanal dünyada ve sosyal medyada parlayacaklar Foursquare, Posterous ve Tumblr ile sosyal medya araçlarınızın bütünleştirilmesi, “slow” iletişim (140 karakterlik Twitter’a karşı 1400 karakterlik woofertime.com), yerel ve kar hedeflemeyen online gazeteler, mobil (cep telefonu üzerinden) para, havaalanlarında ve sinemalarda mobil bilet, sanal para birimlerinin artışı, sanal içeriklerin ücretli olması, müzikte “Spotify” devrimi, portatif video kameralar sayesinde online dikiz ve sanal doktor viziti olacak.

Gıda tarafında da organik fast food, “slow” içecekler (anti-Red Bull içeceklerden bahsederken Mary Jane’s Relaxing Soda), FDA onaylı bitkisel tatlandırıcı stevia, şaraplı karışımlar ve hindistan cevizi suyu çok konuşulacak.



İnovatif yaklaşımlarda ise susuz çamaşır makinesi ve kuru şampuan ile tanışılacak, kablosuz hayatımızda şarj da dahil olacak, kişiye özel ilaçlar üretilecek. Kısa tatiller yerine uzun ve birden fazla destinasyona yönelik uzun tatiller artacak, ironik sporlar (bisiklet polosu, plaj tenisi, vb.) doğacak, 1 alana 1 bedava felsefesi sosyal sorumluluk tarafında da kullanılacak, elyazısının önemi artacak, elektronik aletlerini yenilemek isteyenler eskilerini ebeveynlerine verecek.

Yenilikler bitmez. 2010'da da son sürat takibe devam.

8 Kasım 2009 Pazar

İçeriği 5!

Ülkemizde son birkaç yıldır “Trans yağ yoktur”, “domuz yağı içermez” ibareleriyle tüketicileri rahatlatmaya çalışan gıda sektörü, şimdi de genetiği değiştirilmiş organizmalara ilişkin tartışmalarla sarsılıyor. Artan sağlık problemleri ve obezite ile savaşan Amerika ise raflarındaki ürünlerin içeriğini sadeleştirmeye gidiyor. Bitirmekte olduğumuz yıla “ucuz”luk damgasını vururken, 2010’un trendinin “basit” olacağı belirtiliyor.



Datamonitor’un tespitine göre 2005-2008 yılları arasında doğan yeni markaların “simple” ya da “simply” kelimelerini tercih etmesinde %65’e yakın artış yaşanmış. Sadece kelime oyunu değil, bol içerikli (ama sağlıklı olduğu sorgulanır) ürünler yerine sadece 5 ve daha az malzemeden yapılmış ürünlerin kafa karışıklığını ortadan kaldıracağı araştırmalarda da dile getirilmiş.

Haagen Dazs’ın 2008 yılında düzenlediği bir fokus grup çalışmasında tüketicilerden biri patates cipsi tercihinde 20 malzemeli ürün yerine 3 malzemeliyi tercih etmesi marka müdürü Ching-Yee Hu’da yeni bir serinin doğuşunu canlandırmış. Böylece, süt, krema, şeker, yağ ve 5.sini de tadı veren malzemeden oluşan “Five” doğmuş. Devlerin bu yeni adımında Haagen Dazs’ı Krafts, Starbucks, Campbell ve Beech-Nut takip ediyor.



Binlerce ürün içerisinde kafası bulandığından daha sadeye ve doğala yönelen, “ne yerse o” olduğunun farkına varan tüketiciler artıyor. Projeksiyonlarını sonsuz büyümeye dayandırmış şirketlerin “sağlıklı” dilimi butik ya da lokal firmalara bırakması söz konusu bile olamayacağından, kendilerini dönüştürmeleri kaçınılmazlaşıyor. Yılmaz Özdil yakın tarihteki bir yazısında ev yapımı yoğurtların azaldığından bahsetse de bebeklerinin kalsiyum ihtiyacını bu şekilde karşılamaya çalışan bilinçli ve şehirli anneler ufak ufak doğuyor.

10 Temmuz 2009 Cuma

Kendi kurallarını koyan şehirler...

Plastik alışveriş torbalarının doğal hayata ne kadar büyük zarar verdiğini hepimiz iyi biliyoruz. Direnleri tıkayan torbalar yüzünden büyük sel vakaları atlatan Bangladeş, yasağı getiren ilk ülke. Amerika’nın ilk torba düşmanı şehri San Francisco iken, tüm alışveriş torbalarını ortadan kaldıran Avrupa’nın ilk şehri ise İngiltere’nin Modbury kasabası oldu.


© Marwood Jenkins

Sürdürülebilirlik için birbirinden etkileyici ürünler, mimari projeler ve enerji çözümleri ile karşı karşıyayken, hükümetlerin ya da büyük şirketlerin harekete geçmesini beklemeden karar alan şehirler var. Mesela, Avustralya’da sadece 2.500 kişinin yaşadığı Bundanoon’da artık plastik şişe göremeyeceksiniz. Tepkinin oybirliğiyle ve bu kadar büyük verilmesinin arkasında yatan sebep, bir su markasının kasabalarından çıkan kaynak suyu Sydney’de şişeleyip tekrar kendilerine satması.



Peki ya Belçika’nın ortaçağdan kalma şehri Ghent ne yapıyor? Hem küresel ısınma hem de sağlıklı beslenme alışkanlığını yerleştirmek için perşembeleri et yemiyor. Restoranlarda mutlaka vejeteryen tabağı bulunuyor, okullarda kesinlikle et tüketilmiyor, var olan kebapçı dükkanları bile her perşembe sadece falafel sunuyor.



Sırada ne var? Araba kullanmama, kağıt tüketmeme, plastik bardak kullanmama, sadece organik tüketme? Tüm bunlar tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmeye yönelik hoş ama naif tutumlar. Önemli olan, plastik şişelerde BPAden, temizlik ürünlerinde toksinlerden, gıdada katkı maddelerinden vazgeçmeye karar verecek endüstrinin büyük oyuncularında. Ama şehirlerinin (dolaylı da olsa) dünya çapında PR'ını yapmak isteyenler, derhal insan sağlığını veya doğayı tehdit eden bir probleme karşı bilinç yaratmak için önemli bir gün ilan edebilir.

5 Mayıs 2009 Salı

Sağlıklı ve doğru beslenmek çok mu zor?

Artık Türkiye de obezlik sorunu ile karşı karşıya olan bir ülke. Son yapılan araştırma gösteriyor ki nerdeyse 2 kişiden biri obez. Sağlıklı beslenme uzmanlarının da savunduğu en temel unsurlardan biri, doğru beslenme değil mi? Kimse bize kebap yemeyin demiyor ama tek öğünde 3 günlük kaloriyi tüketip bunu alışkanlık haline getirirsek birşeylerin yanlış gittiğini kabullenmemiz gerekiyor.



Sağlıklı beslenmeyle ilgili ciddi sorunlar yaşayan Amerika ve İngiltere bilinçlendirme çalışmalarını bir süredir yürütüyor. Mesela, “Akılsızca Yemek” kitabının yazarı Brian Wansink, öğretim üyesi olduğu Cornell Üniversitesi’nde Food and Brand Lab’in de direktörü. İster doktora yapan araştırma görevlisi ister burs kazanan bir gazeteci olun, Lab’de sağlıklı beslenmenin nasıl daha cazip hale getirilebileceği üzerine kafa yoruluyor. Lab’in sosyal sorumluluk projesi “smarter lunchrooms” ile da okullarda bilinç yaratılmaya çalışılıyor.



Çocuklarının sağlıklı besinler tüketmelerini isteyen ebeveynlere önerileri arasında ise sebze-meyvelere avatar benzeri lakaplar takılması ya da yararlı yiyeceklere iştah açıcı/sevimli stickerlar yapıştırılmasını öneriyorlar. İngiltere’de bu misyonu üstlenen Bangor Üniversitesi ise Food Dudes programını geliştirmiş. İlköğretim çağındaki çocukların sağlıklı beslenmelerine yönelik bilinçlendirilmesini hedefleyen programda, rol model olarak çizgi karakterler kullanılmış.



Sanırım, ağaç yaşken eğilir diye başlanan bu yolun hangi durağında yoldan çıktığımız ve özgür irademizi niye çoğunlukla sağlıksız olandan yana kullandığımızı çözersek bayağı bir yol kat etmiş oluruz.

22 Mart 2009 Pazar

Ya “temiz su”yumuz olmasaydı?

Birleşmiş Milletler, 22 Mart’ı Dünya Su Günü olarak ilan ettiği 1992 yılından beri suyun önemine daha fazla dikkat çekiliyor. Malum dünya nüfusu artıyor. Hali hazırda 1 milyardan fazla insan temiz su içemiyor. Buzullar eriyor ve bu değerli kaynak suları değerlendirilemeden toprağa karışıyor.



Her 3 yılda bir yapılan ve 5.si de İstanbul’da düzenlenen Dünya Su Forumu ise bugün itibariyle sona erdi. Radikal’den Serkan Ocak Forumu izleyerek, zengin İsviçre, deniz suyu arıtan İspanya, kontrolü üst noktalara taşımış Kore ve kurak Güney Afrika’nın uygulamalarından bahsetmiş.


© Abigaileighbrown

Petrolün yerini su mu alacak, gelecekte petrol için değil, su yüzünden mi savaşlar çıkacak diye yorumlar yapıla dursun, Birleşmiş Milletler’in bu yılki teması da “sınırötesi” sular. Dünya nüfusunun %40’ı uluslararası açıdan birden fazla ülkenin toprağından geçen su havzalarında yaşıyor. En basit örnekler 18 ülkeden geçen Tuna, bizde doğup birleşerek Basra Körfezi’ne dökülen Dicle ve Fırat, 9 ülkeden geçen Nil Nehri.



“Yaşam kaynağı: Su” yazılarımda hem lüks su pazarından hem de ulaşılamaz diye düşündüğümüz kaynak sularının nasıl markaya dönüştüğünden bahsetmiştim. Görülüyor ki, küresel ısınma, tüketim alışkanlıklarımız ve zamanında harekete geçemeyişimiz yüzünden kaynakların daha hızlı yok olması içten bile değil. GOOD’un Dünya Su Günü’ne özel hazırladığı “temiz su olmasaydı” temalı filmlere göz atarsanız dikkat çekilmek istenen nokta daha iyi anlaşılabilir.

18 Şubat 2009 Çarşamba

Doğadaki şifayı evinde yetiştir

BBC2, 9 haftadır "Grow Own Your Drug" ismiyle bir program yapıyor. Etnobotanik uzmanı James Wong mesleğini "bitkilerin nasıl kullanıldığına yönelik çalışan bilimadamı" olarak tanımlıyor. Tarifleri, strese karşı rahatlatıcı sıcak çikolatadan böcek ısırmasına yönelik kreme, soğuk algınlığına birebir tavuksuyu çorbasından burkulmalara yönelik biber bantlarına kadar geniş bir portföy çiziyor. Program, Reading Üniversitesi’nden Prof. Liz Williamson tarafından da denetleniyor.



Ne zamandır yazılıp çiziliyor, hatta evde çiftçiliğe yönelik bir sürü ürün tasarımı siteler arasında dolaşıp duruyor. Mesela Prepara’nın Mini Garden serisi tam da bu kitlenin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik. 'Naked Chef' Jamie Oliver de online satış sitesinden maydanoz, nane, fesleğeni özel tasarım ambalajlarda yetiştirebileceğimizi gösteriyor.



Kadın programlarında pratik bilgiler veriliyor ama hedef kitlesi miyiz? Hadi diyelim, haftasonu yayınlanan bir sağlık ya da mesleğinde belirli bir yere gelmiş şifacıların programına denk geldik diyelim, konuk davet etme tutkularından ve “ne yersin içersin” sohbetlerinin iç bayıltmasından kanal değiştirmeye mahkum kalmıyor mu? Programların formatları yeniden düzenlense hiç fena olmaz.

Kaynak: The Future Laboratory

29 Eylül 2008 Pazartesi

Etik ticaret...

2007 sonu itibariyle nerdeyse 2 milyar dolar ciroya ulaşan ve 60 milyar dolar değerinde ürün satılan ebay hakkında, sitede sahte ürünler de satıldığı için büyük markalar tarafından davalar açıldığını biliyorsunuzdur. Ancak, aynı ebay’in, 2005 yılından beri adil ticareti de desteklediğini biliyor musunuz?



The Future Laboratory’nin de “Nu Austerity” (Yeni Haşinlik olarak çevirebiliriz ama siz köktencilik diye de okuyabilirsiniz) olarak nitelendirdiği akıma göre temel değerlere geri dönen, sürdürülebilirliğe gönülden bağlı ve bunu yaşam biçimi olarak benimsemiş insanlar gittikçe çoğalıyor. Hatta, etik tüketime dikkat eden 30’lı yaşlardaki İngilizlerin yarattığı ekonomik büyüklüğün 25 milyar Pound olduğu belirtiliyor.

İşte bu noktada, okyanusun karşı tarafında hem de Batı yakasında 2 Hint kökenli Amerikalının, Hindistan yerel pazarlarında dolaşıyorken rastladığı ürünleri daha geniş kitlelerle buluşturmak üzere oluşturdukları bu fikir World of Good sitesi ile hayat bulmuş durumda.



Ürünler; 4 ana başlıkta, insan ya da hayvan hakları, ekoloji ve herhangi bir amaca hizmet edip etmediğine göre kategorileniyor. Ancak titiz oldukları diğer bir konu güven üzerine ve bu bölümde ürün, üretici ve satıcının aynı anda tasdik edildiği tüketiciye karşı belgelenmiş oluyor. Ürün gamı çok çeşitli: otantik formda ya da geri dönüşüm malzemelerinden oluşturulmuş dekorasyon ürünleri, organik kıyafet, yiyecek ya da kozmetikler... Ne dersiniz, Türkiye’den de buraya eklenebilecek ürünler mevcut değil mi sizce de?

18 Ağustos 2008 Pazartesi

(Neredeyse) yenebilir kozmetikler...

Organik ürünler sadece gıda ve tekstilde değil, kozmetikte de gittikçe öne çıkıyor. Mesela, Dr. Murad markasına ait “nar” içerikli ürünlerin reklamları lüks eczanelerin camlarını kaplıyor. Yurtdışında, %100 doğal, kimyasallardan uzak, kobay olarak hayvanları kullanmayan, ambalajı ya da üretimiyle çevreye saygılı veya satın alınan her üründen çevreci bir sivil toplum kuruluşuna bağışta bulunan markalar her geçen gün çoğalıyor. Crema de Cacao, Mod.Skin Labs, Be Fine bunlardan sadece birkaçı...



Japonya’dan Hiina ise %100 soya sütünden yüz maskesi üreterek inovatif markalar arasına katıldı. Tamamı kadınlardan oluşan Hiina yetkilileri, sake üreticileri ve tofu yapanların pürüzsüz ve parlak ellere sahip olduğunu tespit eder etmez çalışmalara başlamış. Beşli paketlerde satılan maskeler, doğal içeriğe sahip olduğundan haliyle gıda fabrikasında üretiliyor.



Ne dersiniz, gelecekte, sabah akşam kullandığınız kozmetik ürünleri yiyebileceğinizi de düşünebiliyor musunuz?

7 Ağustos 2008 Perşembe

Doğal ve organik gıda devi Türkiye'ye gelir mi?

Hala “gelişmekte olan” statüsünden kurtulamayan “yalnız ve güzel ülkem” irili ufaklı markaların ilgisini çekmeye devam ediyor. Sanırım şu zaman dilimi için en son bomba, Best Buy. Elektronik ürünler pazarında bu kadar çekişme yaşanıyorken, Best Buy’ın ortamı daha da kızıştıracağına eminim. Peki ya benzer durum market piyasasında yaşanır mı? Birkaç yıl önce Tesco geldi ama ben “yeşil”in bu kadar gündemde olduğu bir dönemde organik ve doğala yatırım yapan Whole Foods’tan bahsediyorum.



1980 yılında kurulan Whole Foods, şu an Amerika, İngiltere ve Kanada’da doğal ve organik ürünlerde dünyanın en büyük perakendecisi. Felsefeleri, ekip biçtiğimiz ve verim aldığımız bu topraklarla insanoğlunun zincir ilişkisini simgeliyor: “Whole Foods, Whole People, Whole Planet”. Yerel üreticilere yönelik kredi programlarıyla marketlerinde satılacak ürünlerin sürekliliğini ve verimini artırmaya çalışıyorlar. Tabii ki, her marka gibi Whole Foods ve ürünleri hakkında da türlü yorumlar mevcut ama hizmet kaliteleri ile rakiplerinden çoktan ayrışmış durumdalar. Üstelik, Amerika ya da İngiltere’deki rakipleri doğal ve organik konusundaki yapılanmalarını yeni oluşturuyorlar.



Evet, Türkiye’de sebze/meyve alışverişi ağırlıklı pazardan yapılıyor. Şişli’deki organik pazarın geçmişi de çok değil ancak süpermarketlerimiz gıda ürün satın almalarına benzer anlayışla mı yaklaşıyor? Bunun için bir destek ya da yatırım yapılıyor mu? Üstelik Alara Tarım gibi uzmanlaşmış ve ayrışma başarısını yakalamış bir dev de bu topraklardan çıkma. Metropollerimizdeki bilinçli tüketicilerin sayısı gittikçe artarken, süpermarketlerin bu konuya verdikleri önem rakiplerinden ayrışmalarında önem kazanacaktır.