sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2011 Perşembe

Yaratıcı endüstrilerimizde güzel gelişmeler oluyor...

Yaratıcı endüstrilerin birbirleri arasındaki etkileşim ya da küresel ağlara dahil olma konusundaki çabalar ufak ufak da olsa yeşermeye devam ediyor. Öncelikle, 10 Mart akşamı kara rağmen yüksek katılımlı bir Pecha Kucha gecesini daha başarıyla gerçekleştirdik. Bir sonraki buluşmamız 12 Mayıs'ta yine Yapı Endüstri Merkezi'nde düzenlenecek. Bekleriz.



Hizmet tasarımına yönelik tadımlık ama uluslararası bir etkinlik olan Global Service Jam’in İstanbul ayağı da 11-13 Mart tarihleri arasında gerçekleştirildi. GSJ İstanbul’un Facebook sayfasından öğrendiğimiz kadarıyla haftasonu yapılan çalışmalar sonrasında 7 hizmet fikri doğmuş. Umarım fikirler en doğru şekilde hayata geçirilebilir.



DESIS (Design for Social Innovation and Sustainability) oluşumunun Türkiye ayağının tanıtım toplantısı da dün yapıldı. İTÜ Taşkışla kampüsünde düzenlenen ve İTÜ Endüstriyel Tasarım Bölümü’nün ev sahipliğini yaptığı toplantıya katılım ne yazık ki azdı. İnanıyorum ki projeler çoğaldıkça ve farklı paydaşlar birbirleriyle daha fazla iletişimde oldukça sosyal etkinin ivmesi de artacaktır.



2011'in yaratıcı endüstrilerimizin parladığı, toplumsal refahımız için gereken sosyal dönüşüm projelerinin arttığı bir yıl olmasını diliyorum. Daha nice yeni başlangıçlara...

4 Mart 2011 Cuma

Neden tasarım?

İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın ilkini 2012 yılında gerçekleştireceği İstanbul Tasarım Bienali'nin ön etkinlikleri devam ediyor. Aralık 2010’da düzenlenen sempozyumun ardından 25 Şubat’ta da İstanbul Modern’deki "Uluslararası Tasarımcılarla Soru-Cevap" etkinliğini izleme fırsatı elde ettim.



Vitra Tasarım Müzesi'nin kurucusu, Vitra Tasarım Vakfı Başkanı Alexander von Vegesack, IKEA tasarımcısı olarak tanınan Sigga Heimis, Londra merkezli Architecture+Design stüdyosunun kurucusu iç mimar Sevil Peach ve Hermès markasına yaptığı işlerle anılan Gabriele Pezzini İstanbul'daydı.

Her konuşmacı kendisini ve felsefelerini anlatan sunumlarıyla ortamı ısıttı. Sigga, IKEA sayesinde fabrikalarda geçirdiği zaman sayesinde ne kadar çok şey öğrendiğinden, Çin’de üretilen bir çalışmanın aylar sonra tüm dünyaya dağıtılmasının ve kadınlara iş imkanı sağlamasının yarattığı heyecandan ve öğrencilerle birlikte gerçekleştirdiği atölye çalışmalarının tutkusundan bahsetti. Gabriele Pezzini ise Hermes’teki uzun yıllara dayanan deneyiminden yola çıkarak aksesuardan çantaya, helikopterden yata kadar tasarım yönetiminin ne kadar farklı uçlarda dolaşabileceğini örnekledi. Bundan dolayı da kendisini tasarımcı olarak değil “proje uzmanı” olarak konumlandırdığını söyledi.



Yıllar önce okumak için gittiği İngiltere’de işini kurarak uluslararası saygın bir yer edinen Sevil Peach, kendi deneyiminden yola çıkarak tasarımcı ve müşteri ilişkisinden örnekler verdi. Bu ilişkinin "aşk" ilişkisi gibi olduğundan ve güvene dayanması gerektiğinin altını çizdi. Alexander von Vegesack ise her hangi bir okuldan mezun olmamasına rağmen koleksiyonerlik tutkusunun Vitra Design Museum gibi tasarım dünyasında nasıl bir çekim merkezi olduğunu anlattı.

Soru-cevap kısmına geçtiğimizde odak öncelikle genç tasarımcıların eğitimine yoğunlaştı. Bunun bir sebebi katılımcıların profili bir sebebi de ilk soruların bu çerçevede yöneltilmesinden kaynaklandı. Son bölüme doğru panelin yöneticisi Alexander von Vegesack duruma el koydu ve tartışmayı “neden tasarım”a yönlendirdi. İşte bu noktada paylaşılan öneriler:
• Bienal ile dünyaya neyi göstermeyi hedefliyorsunuz? Amacınız ne? (Sigga Heimis)
• Bienal, insanların Türk tasarımını nasıl algıladıklarını sarsmak için iyi bir fırsat. (Alexander von Vegesack)
• Herkesi mutlu edemezsiniz, o yüzden birden fazla tema ile başlamak yerine bienali her yıl üstüne yeni 1 şey eklenecek şekilde kurgulamalısınız. (Gabriele Pezzini)
• Tasarım Türkiye’de sofistike ve halka uzak olarak algılanıyor. Bienal ile bu kopukluk giderilebilir ve toplumun daha fazla sahiplenmesi sağlanabilir. (Sevil Peach)

Umarım ön etkinliklerle şimdilik sadece bilinirlik oluşturulması hedefleniyordur. Bu etkinliğin hedef kitlesinin çeşitliliği ve geniş bir sosyal paydaş yönetiminin olacağı düşünüldüğünde multi-sektörel, multi-disipliner katılımcılarla da (halka açık ya da kapalı toplantılarla) bir araya gelindiğini/gelineceğini düşünüyorum. “Tasarım”ın hayatımızdaki yerinin ve öneminin herkes tarafından basitçe kavranmasının sağlanacağını umut ediyorum.



Malum, 2012’de Hollanda-Türkiye ilişkilerinin 400. yılı kutlanacağından, İstanbul’da türlü sergiler ve yan etkinlikler düzenlenecek. 2013’te de tasarım sektörünün "Davos Toplantıları" olarak bilinen International Design Alliance (IDA) Kongresi’ne ev sahipliği yapacağız. Bir sonraki hedef de World Design Capital ünvanını kazanmak olur sanırım...

23 Şubat 2011 Çarşamba

Üç film birden...

18-20 Şubat tarihlerinde her güne 1 film sığdırdım. If İstanbul 2011 başlar başlamaz önce “Utopia in 4 Movements” filmini, 19’unda “Udaan”ı ve 20’sinde de “King’s Speech”i izledim.



“Utopia in 4 Movements” film değil bir performans. Sahnede filmin yönetmeni Sam Green, bir elinde mikrofon bir elinde pointer 90 dk boyunca (ki o kadar bile sürdüğünü düşünmüyorum) şair gibi konuştu. Hikayesine eşlik eden görüntüleri laptop’tan ekrana yansıtırken, soundtrack de yine aynı sahne üzerinde canlı olarak icra edildi. Ses ve ışığı da salonun arkasında başka bir kişi koordine etti. Green, ütopya hikayesini Amerika’daki karamsar bakış açısına karşı gönderme yapmak için kurgulamış. Bu yüzden Amerika’daki film gösterimleri fazlasıyla interaktif ilerliyormuş. Filmin sonunda soru cevap kısmına geçtiğimizde Green, belki alt yazıyı takip etmek belki de diğer toplumların hayata o kadar da karamsar bakmamaları sebebiyle bu interaktivitenin yakalanamadığından bahsetti. DVD’sini tavsiye etmek isterdim ama aynı hissiyat nasıl aktarılır emin olamadım...



“Udaan” ise geçen yıl Cannes Film Festivali’nin özel gösteriminde yer almış bir Hint filmi. Aklınıza Bollywood türü bir yapım gelmesin. Despot bir baba ve hayalleri peşinden gitmeye çalışan oğlu arasında geçen bir hikaye... “King’s Speech” ise Kraliçe 2. Elizabeth’in babası VI. George’un hikayesi. Halbuki biz onun yerine 2 kez evlenip boşanmış Amerikalı sevgilisi için tahtı bırakan abisi VIII. Edward’ı daha yakınen tanıyoruz.



Her 2 film de baba(ebeveyn)-çocuk ilişkisinin ne kadar kritik olduğunu göstermek adına iyi kurgulanmışlardı. “Udaan”da kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını fark eden ve her türlü riski alarak kendi başına durmayı seçen bir genç varken, “King’s Speech”te dadılarla büyümüş, ezilmiş, kendine güvenin nasıl bir his olduğunu unutmuş bir lider vardı. Her iki film de özgüvenin önemini, gerçekten inandığımız zaman herşeyi yapabileceğimiz ana güç olduğunu ve bastırılmış olsa bile tekrar eski şiddetine kavuşturulabileceğini gösterdi.



Sorulabilecek o kadar çok soru var ki: Korkularımızın üzerine mi gidiyoruz yoksa saklanmayı mı tercih ediyoruz? Korkularımızın üzerine yürümek için gereken cesareti içerde mi dışarda mı arıyoruz? “.... olmazsa/yapamazsam, ben ben olmam / yaşayamam” dediğimiz bir hayat amacımız var mı? Bu amaç için herşeyi göze alabilir miyiz? Yeri geldiğinde bırakıp gidebilir yeri geldiğinde kalıp savaşabilir miyiz?

(Kalbim bu pazar En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde King's Speech'ten Colin Firth’ün Oscar’ı kazanmasını diliyor ama filmi izlediğinizde Geoffrey Rush’ın performansına da hayran kalabilirsiniz ki zaten Yardımcı Erkek de adaylar arasında.)

7 Aralık 2009 Pazartesi

Trendiary neler yapıyor?

Bir süredir sesim soluğum çıkmıyor gibi. Takip ettiklerimi yorumlayarak değil de ancak Twitter aracılığıyla paylaşabiliyorum. Bu sessizliğin arkasında yatan sebep (asli görevim gereği) Ocak ayında lansmanı yapılacak okul öncesine yönelik sosyal sorumluluk projesi için hummalı çalışmalar yürütmem. Zannediyor musunuz ki boş durmuyorum.

Ekotasarim.org’da yazı yazıyorum. Henüz dün tamamlanan Contemporary Art İstanbul’un bundan böyle üç ayda bir yayınlanacak yepyeni dergisi ICE için 2009 tasarım haftalarını yazdım. Radikal Tasarım Eki’nin 12. sayısı için konu seçmeye çalışıyorum. Bu arada, 2010 için yeni projelerin notlarını almaya devam ediyorum.





Kendime koyduğum "bloğu 2 günde bir güncellemelisin" kuralını kısa bir süre için ihlal etmeye devam edeceğim. O yüzden beni anlayacağınızı ümit ediyorum :) Bu arada, Twitter hesabınız yoksa bile bloğun köşesinden paylaştıklarımı takip edebilirsiniz.

11 Kasım 2009 Çarşamba

Pecha Kucha Night İstanbul # 3

Yaratıcı fikirlerinizi farklı kitlelerle paylaşmak, yeni insanlarla tanışmak ve sohbet etmek, dinamik ve eğlenceli bir gece geçirmek. Hepsi 2003 yılında Japonya’da doğan Pecha Kucha fikrinin temellerini oluşturuyor. Daha önce iki kez Santral İstanbul’da düzenlenen Pecha Kucha Geceleri, artık 34 Solo önderliğinde gerçekleştiriliyor.



Bugüne kadar 250 şehirde düzenlenen etkinliklerdeki sunumların en önemli kriteri 20x20 felsefesi. Amaç, her slayta 20 saniye ayırıp sadece 20 slaytla yaratıcı fikrinizi anlatmak. Böylece, hem dinleyeceğiniz konular artıyor ve çeşitleniyor hem de tempo sürekli yüksek kalıyor. Bu yılın buluşması, 17 Aralık’ta Hayal Kahve Bistro’da ve giriş ücretsiz.

Pecha Kucha sitesindeki sunumlara bakınca katılımcıların profili ağırlıklı sanatçı ya da tasarımcı gibi algılanabilir ama belki yeni kitabınız bitmek üzere, sürdürülebilirlikle ilgili söyleyecekleriniz var ya da şehirde gerilla tarımcılığını başlatmak istiyorsunuz. Sunum yapabilmek için derhal Solo Projeler’le bağlantı kurup kendilerini ikna edin. Biz de düşüncelerinizi ilk ağızdan dinleyelim. 17 Aralık'ta görüşmek üzere...

22 Ekim 2009 Perşembe

Deneyim için sokağa çık!

Yeni çağ, deneyim çağı. hedef kitlelerine farklı deneyimler yaşatmaya sadece tasarımcılar ya da kurumlar uğraşmıyor, sanatçılar konser ya da gösterilerinde salt müzikten öte detaylar sunuyor, alternatif festivaller sanat ve bilimin çakıştığı "hadi canım!" dedirten projeler çıkarıyor... Üstelik, izleyici edilgen konumundan çıkıp projenin bir parçası haline geliyor.


Sarkuysan Binası © Banu Beysungu

Mesala, 10 Ekim’de Galata’da düzenlenen “Guerilla Lighting” naif tarzıyla hem deneyim hem de tasarım açısından etkinliği izleyenlere farklı bir gece yaşattı. Şişhane ve Galata’da toplanan kalabalık projektörlerle ışık oyununa katılmadı ancak estetik koşullar gözetilmeden ışıklandırılan mekanlar bu geceye özel farklı aydınlatıldı ve tekrarı olup olmayacağı bilinmeyen o dakikalara katılımcılar fotoğraf makineleri ya da cep telefonlarıyla şahitlik etti.

Canadian Center for Architecture ise geçen yıldan beri devam eden sergisi ile çağdaş şehirlerde yaratılan 99 olumlu değişikliği biraraya getiriyor. Yürümek, bisiklete binmek ya da oyun gibi aktivitelerin yanı sıra yaşadığımız alanların mimar, sanatçı ya da kolektif oluşumlarla nasıl farklı bir anlam kazandığını örnekliyor. Kısaca bu deneysel uygulamaların şehir hayatında ve yaşayanlar üzerinde nasıl bir etki yarattığını gösteriyor. Sergi Kanada’nın ardından Mart 2010’a kadar Chicago’da.


© KMA

İngiliz medya sanatçıları Kit Monkman ve Tom Wexler’den oluşan KMA'in projeleri de halka açık alanlarda insan ve ışık etkileşimi üzerine. En son projeleri ise 29 Ekim-1 Kasım arasında İngiltere’nin 3 şehrinde aynı anda düzenlenecek "Streetgames". Nasıl mı? Halka açık bir yerde zemine ışık yansıtılarak bir oyun alanı yaratılacak. Toplam 10 dakika sürecek oyunda oyuncular yerdeki toplara dokunarak bir yerden bir yere taşıyacaklar. Ancak ortada ne fiziken top var ne de sahanın sınırları çizili. insanların bedensel hareketleri oyunu da şekillendirmiş olacak.

Günümüzde hiçbir şeyin sınırı belli değil. Eskiden parkları olmayanlar oyunlarını sokak aralarında oynardı. Şimdi ise ne oyun oynamak için özellikle parka gitmeye gerek var ne de oyun sadece çocuklara özel. Şehir, 7’den 70’e her birey için hem yaşam hem çalışma hem de oyun alanı.

24 Temmuz 2009 Cuma

Yeni çekim merkezleri için alternatif festivaller...

Nerdeyse keşfedilmemiş nokta kalmamışken yeni nesil gezginler her türlü plan ve programlarını önceden hazırlıyor, üstelik planlı kaşifler diyebileceğimiz bu gruplar o bölgenin tematik ya da özel günlerine denk getirerek yolculuklar yapıyorlar. İşte şimdi Çanakkale’nin hem İstanbul’a yakın bir tatil merkez olması, hem de doğası ve tarihi yapısına kültür sanat boyutu da ekleniyor.



İstanbul Güncel Sanat Ütopyaları Derneği ¨cˇu'm„a*, bu yıl ikincisi düzenlenen Buluşma Noktası’nı Büyükhüsun Köyü’ne taşıyor. “Büyükşehirlerin karmaşasından, betonlarından ve festivallerinden sıkılanlar”a açık davet şeklindeki festival, farklı kültürlerden ve ülkelerden katılımcıları kırsal ortamda kültür, sanat ve yaratıcılıkla buluşturuyor. 13-18 Ağustos tarihleri arasında düzenlenecek projenin teması ‘geri dönüşüm’.

Ekolojik ve geri dönüşümlü ürün tasarımının önde gelen isimlerinden Atelier BomDesign ile köylülerin günlük ‘ihtiyaçları’nı karşılamak amacıyla çevrelerinde bulunan nesneleri ‘yeniden değerlendirme/dönüştürme’ konusu çalışılacak. Performans atölyesinde Büyükhüsun’lu kadınların rehberliğinde folklorik Harmandalı ve Karşılamalar danslarını oluşturan unsurlar çağdaş dans perspektifinden incelenecek.



Yerel Mutfak Atölyesi ile katılımcılar Büyükhüsun’lu kadınların rehberliğinde ve Akdeniz Mutfakları Konservatuarı Türkiye Kolu Başkanı Prof. Hasan Açanal’ın koordinasyonunda geri dönüşüm konseptini düşünerek saklama metodlarıyla birlikte yerel yemek tarifleri hazırlayacaklar. Düzenlenecek atölyelerin dışında, köy ile etkileşimi desteklemek için, her katılımcının sebze toplama, bitkileri sulama, otları biçme, duvarları boyama gibi köyün gündelik iş yükünü hafifletecek basit işleri kapsayan sosyal çalışma grubuna katılabilecek.

Kültürel açıdan yeni çekim merkezler oluşturmak, sürdürülebilirlik gibi küresel kavramları yerelle buluşturmak, gönüllü olarak çalışmak, tasarımsal bakışaçısının günlük hayatımıza neler katabileceğini merkezden uzaktaki toplulukların da deneyimlemesini sağlamak artık kaçınılmaz. Ülkemizde bu tür örneklerle daha fazla karşılaşmak arzusuyla Esra Aysun ve Ece Pazarbaşı’nı da tebrik etmek lazım.



Bu arada, eğer bu çalışmaya katılmaya karar verirseniz Ağa Han ödüllü Han Tümertekin’in iki yapısını görmeden dönmeyin. Bir tanesi, Tümertekin’in ödülü kazandığı B2 Evi, diğeri de SM Evi.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Yaratıcı ekonominin besini kültürlerimiz...

Daha 5 yıl önce hakkında sayısız kitap yazılan bilgi ekonomisi yerini yaratıcı endüstriler (yaratıcı ekonomi) kavramına bırakıyor. 1990’ların sonunda ortaya atılan bu kavram mimari, reklam, sanat, tasarım, moda, sinema, fotoğraf, müzik, performans sanatları, yayıncılık ve yazılımı (bilgisayar oyunları dahil) kapsarken ekonomide yarattığı büyüklük Birleşmiş Milletler’in 2008 Ekonomi Raporu’nda da yer alıyor.


Chicago Millenium Park

Deneyimin öne çıktığı, sanatın elit tabaka himayesinden alınıp kamunun da ilgi alanına dahil edilmeye çalışıldığı projeler yükselişte. Mesela, kamu sanatı salt sanat olmaktan öte eski alanların yeniden canlandırılma projelerinde ya da yeni kurulan yerleşim alanlarının daha kültürel ortamlar olarak konumlandırılması için çokça tercih edilen bir yaratıcı ekonomi alanı.


Pink Floyd - Animals

İngiltere’deki Futurecity de kurulduğu 2001 yılından bu yana gerçekleştirdiği 100’e yakın proje ile ülkedeki dönüşümü şekillendiren önemli kültür ajanslarından. Kurucu Mark Davy, “eğer sanatın daha fazla ciddiye alınmasını istiyorsak günlük hayatımızın içine yerleştirilmeli” diyor. Son dönemde kendilerini en heyacanlandıran proje de, Londra’nın en eski enerji santrallerinden Battersea’nin dönüşümü. Projesini ünlü mimar Rafael Vinoly’nin yaptığı çalışma gerçekleştiğinde Wandsworth Bölgesi, karbonsuz yepyeni bir yaşam alanına ve ticari çekim merkezine kavuşacak.

Futurecity’nin en taze projesi ise sanatçı Peter Newman ile başlattıkları Skystation. Le Corbusier’nin LC4 koltuğundan esinlenerek yapılan dairesel heykelle asıl ulaşılmak istenen İngiltere’deki 100 noktaya bu interaktif oturma banklarından yerleştirerek farklı bir deneyim yaşatmak. İlk sipariş, Cambridge’ten gelmiş bile, yolunuz Londra’ya düşerse 14 Eylül’e kadar Southbank’teki Hayward Gallery’nin de önünde görebilirsiniz.



Bizden bir proje ise British Council’in önderliğindeki My City. Avrupa Birliği Kültürel Köprü Programı çerçevesinde kıtanın önde gelen 5 sanatçısı İstanbul, Çanakkale, Konya, Mardin ve Trabzon’un kendilerinde bıraktığı izlenimler doğrultusunda eserler hazırlayıp, halka açık alanlarda sergileyecekler. 2010’da tamamlanacak proje kapsamında Türk sanatçılar da eserlerini Avrupalı sanatseverlerin beğenisine sunacak.

26 Nisan 2009 Pazar

Bölgesel kalkınmalara deneyimsel yaklaşımlar...

Doğal maden kaynakları açısından verimli ve zengin bir yer düşünün, ancak enlem olarak 1 adım ötesi yani karşı yakası Kuzey Kutbu. Çetin iklim koşullarının yarattığı hafif bunalımlı ama görev için giden ya da iş kuranların (eminim) iyi paralar kazandıkları bir ortam. Bahsettiğim yer, Rusya, Finlandiya, İsveç ve Norveç’in en kuzey bölümünü içine alan, yüzölçümü nerdeyse Fransa’nın 3 katı büyüklüğündeki, Barents Bölgesi...


© Northern Experiments – The Barents Urban Survey 2009

İster kurtarılmış bölge, ister sürgün yeri diyin, Kuzey Kutbu’nun iştah açıcı ortamı yavaş yavaş gözlerin buraya çevrilmesine sebep oluyor. Kalkınmayla birlikte yükselen şehircilik anlayışı, geçmişte yaşanan anlaşmazlıklarını aşarak kalkınmadan pay kapmayı arzulayan ve çok çeşitli etnik grupları barındıran 4 farklı devlet... Farklı uzmanlıklara sahip ajanslar da işbirliğine girerek bölgenin bu çetin ortamı üzerine “Northern Experiments – The Barents Urban Survey 2009” adlı bir kitap çıkarmış. Barents'in stratejik gücü ve barındırdığı potansiyel, faaliyet raporu gibi sıkıcı bir şekilden çıkarılarak yerinde gözlemlerin yapıldığı ve ciddi emek sarfedildiği hissedilen bir çalışmaya dönmüş.


© STIAN ÅDLANDSVIK

Sadece bu da değil, 2009-2010 yılları arasında Oslo – Tromsø – Murmansk – Rovaniemi – Helsinki – Moskova’yı dolaşacak olan Pan-Barentz Sergisi dikkat çekici. Olaya sadece ekonomik değil kültürel açıdan da bakan etkinlikte yok yok. Barents Bölgesi’nden çıkan önemli kişilerin portrelerinden, “Barents bir hedef tahtası olsa” oyununa, Kuzey Denizi’nde gece gece ışıl ışıl parlayan petrol platformlarından şehirleşmeye kadar herşeye dokunulmuş.

16 Mart 2009 Pazartesi

Fütürizm 100 yaşında!

20. yy.ın ilk sanat manifestosu zengin İtalyan şair Filippo Tommaso Marinetti tarafından 20 Şubat 1909’da Le Figaro Gazetesi’nde yayınlandı. Manifesto, Umberto Boccioni, Pablo Picasso, Georges Braque gibi sanatçılar tarafından da desteklendi. Sonrasında da diğer manifestolar birer ikişer yıl arayla birbirini takip etti.


© Umberto Boccioni

Marinetti, manifestosuyla eski olan herşeye özellikle de sanat ve politikaya olan nefretini kusuyordu. Endüstriyel olan herşey, hız, teknoloji, gençliğin yanı sıra teknolojinin doğaya üstün gelmesine hayranlıklarını haykırıyorlardı.


© Umberto Boccioni

Şu günlerde İtalya başta olmak üzere Avrupa’nın önde gelen başkentlerinde ve New York’ta Fütürizm’in 100 yılı adına sergiler düzenleniyor. Eğer yakın tarihlerde Avrupa’daki fütürist etkinlikler hakkında bilgi sahibi olmak isterseniz Italian Futurism sitesini takip edebilirsiniz.

Fırsat bu fırsat, Fütürizm'in 100. yaşı sebebiyle belki siz de sanat tarihinde ve manifestolar arasında bir yolculuğa çıkarsınız.

4 Mart 2009 Çarşamba

Çağdaş “flaneur”: Urban Sketchers

“Flaneur” kelimesi 19. yy.da ünlü Fransız düşünür Charles Baudelaire tarafından tanımlandı. Anlamı da, şehri yaşamak/deneyimlemek için gezen kişi demek. İster züppe ister aylak diyelim Fransız Devrimi’nden sonra ortaya çıkan bu grubun şehir hayatını etkilediği sosyolojik bir gerçek.



İşte bugünün “flaneur”leri de, Urban Sketchers’da yer alan çizerler olsa gerek. Amerika’da yaşayan gazeteci/illüstratör Gabi Campanario tarafından 2007 yılında başlatılan blogda bir sürü ülkeden katılımcı var. Yaşadığı ya da seyahat ettiği şehri gezerken gözüne takılanları resmeden çizerler sanatlarını büyük bir ustalıkla konuşturuyor.

Türkiye’den tek katılımcı, Samantha Zaza. Geçenlerde tanışma fırsatı elde ettiğim Samantha’nın çalışmaları harika! Sohbet sırasında, resmettikleri konusunda diğer çizerlerin “Aa, Türkiye’de Starbucks mı var?” gibi yorumlarda bulunduklarını öğrendim. Hayatında hiç İstanbul'a gelmemiş insanlar, (neredeyse birebir görüntüsüyle) minibüs ve dolmuş ayrımını Samantha aracılığıyla öğrenmiş oluyorlar.


© Samantha Zaza

Sanal dünyanın, sınırları ortadan kaldıran özelliğiyle barındırdığı fırsatlar sınırsız. Tasarım, kültür alışverişi, deneyim, paylaşım, işbirliği... İster pazarlama ister sanat hangi yönden bakarsanız bakın, projeleri bu bakış açısıyla değerlendirmekte fayda var.

26 Ekim 2008 Pazar

Manifesto Maratonu

Wiki'ye göre manifestonun tanımı, toplumsal bir hareketin ya da bir akımın oluşumunu bildiren yazı şeklinde yapılmış. Sanırım manifestonun yolunu açarak ününü hala korumaya devam ilk eser de 160 yıl önce Karl Marx ve Frederich Engels tarafından yazılmış.

Tabii ki bu durum diğer fikir akımlarını özellikle de sanatı etkilerken, 1900'lülerin başında manifestosu olmayan akım/hareket nerdeyse olmadığını görüyoruz. 1990'lardan itibaren ortamdan/gidişattan pek de hoşnut olmayan, dikkat çekilmesi gerekilen konular olduğunu düşünen ya da mevcut ile yetinmeyen fikirönderleri sayesinde manifestolarla daha fazla karşılaşmaya başladık: Dogma Akımı, yeşil pazarlama, Bruce Mau...

İngiltere'nin önde gelen çağdaş sanat galerilerinden Serpentine da, 21. yy.ın manifestolarını oluşturmak üzere 2 gün süren Manifesto Maratonu'nun bu yıl üçüncüsünü 18-19 Ekim'de Londra'da gerçekleştirdi. Etkinlik düşünüldüğünde İngilizlere çok da uzak değil. Malum, Hyde Park'ta da "Konuşmacı Köşesi"nde dileyen dilediğini söyler. Manifesto Maratonu'nun farkı ücretli ve sponsorlu olması.

Vivienne Westwood'dan Yoko Ono'ya, Eric Hobsbawm'dan Brian Eno'ya kadar dikkat çekici isimler maratonda görüşlerini dile getirmiş. Ama benim dikkatimi çekenler Platform'un Shell ya da Royal Bank of Scotland gibi firmaların sanata sponsor olmalarına tepkilerini göstermeleri ve Serpentine'ın Kuoni, İngiltere'nin en lüks turizm seyahat acentesi, ya da NetJets'in sponsorluğunu çok rahat kabul edemeyeceğini iddia etmeleri. Fransız yönetmen Agnes Varda'nın sahneye patates kılığında çıkarak Avrupalıların müsrifliğine dikkat çeken kısa bir belgesel sunarken, Reiner de Graff ise Rem Koolhaas'ın ve Zaha Hadid'in daha ne kadar uzun ve parlak bina edeceklerini fotoğraflarla izleyicilere göstermiş.

Katılımcı sayısı TED, Picnic ya da Pop Tech kadar fazla olmasa da farklı görüşleri barındırması açısından takip edilmesinde fayda var. Üstelik böyle bir etkinlikle, galerilerin sadece sanat eseri sergileyen ya da satan kimliklerine yeni bir özellik daha eklenmiş olmuyor mu?

22 Ekim 2008 Çarşamba

New York Guggenheim’da 1 gece geçirmeye ne dersiniz?

New York Guggenheim, 24 Ekim 2008-7 Ocak 2009 arasında “anyspacewhatever” başlığında yeni bir sergiye evsahipliği yapacak. Birbirinden ilginç eserler içinde belki de biri ilki gerçekleştireni ise Carsten Höller’e ait. “Dönen Otel Odası” başlıklı eser gündüz serginin bir parçası iken; akşam müzede bir gece geçirmek isteyenler için fırsat yaratıyor.



Tabii işin bir de güvenlik, kalacakların kendini hakikaten ne kadar rahat hissedecekleri, her sabahın sonunda eserin aynı şekilde sunumu konusunda detaylar var ki belki ileriki günlerde deneyimler konusunda daha fazla bilgiye sahip olabiliriz. Sergide yer alan diğer eserler için Shearyadi’s World’ü ziyaret edebilirsiniz.

Carsten Höller’in yakın tarihteki diğer bir eseri ise geçen yıl Tate Modern’a kurduğu 5 adet kaydırak. Üstelik en uzunu 58 metre imiş.



Dehşet bir güzel deneyim olmuştur, eminim! 23 Nisan’da Kanyon’da dev bir kaydırağın olduğunu düşünsenize?

10 Eylül 2008 Çarşamba

Çöp sanatı…

Dünya nüfusu her geçen gün çoğaldığı gibi tüketim de beraberinde artıyor. CSR Europe’un yayınladığı “Sürdürülebilir Pazarlama Rehberi”ne göre bu şekilde tüketmeye devam edilirse sadece İngiltere, Fransa ve Almanya için 3, Amerika için ise 6 dünyanın gerekli olduğu belirtiliyor.

Bir tüketici olarak ben de alışveriş yapıyorken aklıma hemen çöpü geliyor. Ne kadar tedbirli ya da tutumlu davransak da ister istemez ömrünü doldurmuş ya da atmak zorunda kaldığımız eşyalar da çıkıyor. İşte, nerdeyse son 20 yıldır çöpten sanat çıkaranların sayısı artık daha da artmaya başladı.



HA Schult’un 6 ay ve 30 yardımcısıyla oluşturduğu ve 1996’dan beri dünyayı dolaşan çöp insanlarını mı istersiniz, Tim Noble ve Sue Webster’ın çöpten gölge oyununu mu, Susan Stockwell’in çay paketlerinden yarattığı ülke haritalarını mı yoksa plastik torbalardan dev heykelleri mi? Yaratıcılıktan bahsedince çeşit bol.

Kim bilir belki Damien Hirst ya da Jeff Koons gibi fabrika misali çalışan sanatçılar günün birinde bu alana yönelik eser üretirlerse Sotheby’s’de uçuk rakamlı müzayedelere rastlayabiliriz. Ya da tasarıma dikkat çekmek ve bağış toplamak için işlek caddeler üzerinde dev inek veya ayakkabılar sergilemek yerine tüketim toplumunu bilinçlendirmek üzere bu konuya yönelik bir etkinlik daha dikkat çekici olabilir.



Yukardaki resim, Enno de Kroon'a ait. Eğer vaktiniz olursa Etsy ve Flickr’ı da ziyaret edebilirsiniz. Bu arada, tahmin edebileceğiniz gibi işin bir de tasarım ve mimari boyutu var ki o taraf da derya deniz.

4 Eylül 2008 Perşembe

Müzeler cepte...

Koleksiyonlarındaki eserlerle bünyesinde büyük bir hazineyi barındıran müzeler bilgi açısından da zengin bir dünyaya sahip. Sanat düşkünlerinin çok iyi bildiği gibi müzelere kalabalık bir grupla gittiğinizde rehberden yardım alabilir, bireysel takılmak isterseniz odyotur cihazlarını kiralayabilirsiniz. Şimdi ise devir, mobil dünyanın nimetlerini keşfetme ve tecrübe ettirme devri.

Dijitalizmin tırmanışa geçmesiyle birlikte çoğu yabancı müzenin internet sitesinden ister mp3 formatında ister podcast’larına üye olarak müze turlarını kendi PDA, iPod ya da cep telefonunuza yükleyebiliyorsunuz.



Hazırladığı multimedya turu ile Bafta ödülü sahibi Tate Modern ise, mobil dünyadan daha fazla nasıl fayda sağlanır konusu hakkında müze çalışanlarına yönelik bir de seminer düzenliyor.

Ülkemizde azımsanmayacak kadar Blackberry ve iPhone kullanıcısı varken, Sabancı Müzesi’nin böyle bir hizmeti başlatması, Dali Sergisi ile ilgili bilgileri ya da mini turu, sergi öncesinde sanatseverlere izletmeleri fark yaratmaz mı? Tabii, bu cihaz sahiplerinin kaçı sanat düşkünü orası meçhul...