trend etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
trend etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2009 Salı

2010’da takip edilecek 100 olay

Amerika’nın önde gelen ajanslarından JWT, 2010’da takip edilmesi gereken 100 olayı listeliyor. Amerika ya da Uzak Doğu’ya has olan isim ve olayları ise kırptım ama dilerseniz hepsini bu linkten okuyabilirsiniz:



Zora düşen havayolları arasında bagaj ya da yemek alanlarına yönelik yıllık üyelik ücreti başlatanlar çıkarken, benzin yerine biyoyakıt kullanımı artacak. Mücevherde pahalanan altının yerini titanyum ve palladyum alacak. Evlerde 3D deneyimi ve augmented reality’ye ilgi artacak.

Gittikçe yeşillenen hayatımıza yeni giriş yapacaklar ve daha çok yerleşecekler ise; elektrikli arabalar, enerji dieti, evlerimizin ve beslenme alışkanlıklarımızın daha az karbon tüketecek şekilde renove edilmesi, gübreleme, LED ampüller, kamu bisikletleri, banyo ve bulaşık suyunun geri dönüştürülmesi, plastik şişe kullanımını azaltmak üzere çeşmelerin yeniden doğuşu, su ayakizinin takibi ve kamuya açık alanlardaki meyve ağaçlarından meyve toplama olacak.



Sosyal ve politik hayatta 2010’da neler öne çıkacak? İngiltere genel seçimleri, Hollanda ve İsviçre’deki olaylarla doruğa çıkan Avrupa’nın İslam’a yaklaşımı, İsveç’te 3. büyük siyasi parti olan Korsan Partisi’nin yükeselişi, Lula da Silva’dan sonraki Brezilya ve başkanlık yarışında öne çıkan kadın Marina Silva.



Sanal dünyada ve sosyal medyada parlayacaklar Foursquare, Posterous ve Tumblr ile sosyal medya araçlarınızın bütünleştirilmesi, “slow” iletişim (140 karakterlik Twitter’a karşı 1400 karakterlik woofertime.com), yerel ve kar hedeflemeyen online gazeteler, mobil (cep telefonu üzerinden) para, havaalanlarında ve sinemalarda mobil bilet, sanal para birimlerinin artışı, sanal içeriklerin ücretli olması, müzikte “Spotify” devrimi, portatif video kameralar sayesinde online dikiz ve sanal doktor viziti olacak.

Gıda tarafında da organik fast food, “slow” içecekler (anti-Red Bull içeceklerden bahsederken Mary Jane’s Relaxing Soda), FDA onaylı bitkisel tatlandırıcı stevia, şaraplı karışımlar ve hindistan cevizi suyu çok konuşulacak.



İnovatif yaklaşımlarda ise susuz çamaşır makinesi ve kuru şampuan ile tanışılacak, kablosuz hayatımızda şarj da dahil olacak, kişiye özel ilaçlar üretilecek. Kısa tatiller yerine uzun ve birden fazla destinasyona yönelik uzun tatiller artacak, ironik sporlar (bisiklet polosu, plaj tenisi, vb.) doğacak, 1 alana 1 bedava felsefesi sosyal sorumluluk tarafında da kullanılacak, elyazısının önemi artacak, elektronik aletlerini yenilemek isteyenler eskilerini ebeveynlerine verecek.

Yenilikler bitmez. 2010'da da son sürat takibe devam.

21. yüzyılın ilk 10 yılı biterken...

Aslında yüzyılın ilk 10 yılı bu yıl mı yoksa 2010 ile mi bitiyor tartışması yapıla dursun bir sürü yazar sadece biten yıla değil geçen 10 yıla dönük değerlendirmeler yapıyor. Global kriz ortalığı kasıp kavuruken 2008’in Nobel ödüllü ekonomisti Paul Krugman da New York Times’daki köşesinde “The Big Zero” başlıklı bir yazı kalem alıyor. Krugman, ülkesine yönelik bir öz eleştiri yaparak ne öğrenilen ne de başarılan bir şey olmadığını ve bu yüzden geçen 10 yılın ne yazık ki “elde var 0” olduğunu çok iyi toparlıyor.



Alice Rawsthorn da tasarım dünyasına yönelik ilk 10 yıl yorumunda ise “s” harfinin çağrıştırdığı kelimelere dikkat çekiyor. 10 yıl önce “s” harfi “stil” kelimesini hatırlatırken şimdi “sürdürülebilirlik” kelimesinin akla geldiğini söylüyor. Rawsthorn, tasarım odaklı düşünce biçiminin sadece ürün değil sosyal ve hizmet tasarımına da bulaşarak devrim yaratıldığından bahsediyor. Dünyanın en zengin %10’luk nüfusu yerine geri kalanına yönelik çözüm üretmenin yani tasarımın demokratikleşmesinin sadece Architecture for Humanity ve Project H Design’a bırakılmaması gerektiğini de vurguluyor.



Peki ya trendler? Eskiden sadece moda diyip geçtiğimiz kavramların en ufak detayına kadar inceleniyor, bu detaylara göre geleceğe dönük projeksiyonlar yapılıyor, iş planları ya da mevcut ürünler şekil değiştiriyor, özel bölümler açılıyor, konferanslar düzenleniyor. İnovatif olmak isteyenler fikirlerini müşterilerine açıyor, yorumlarına göre ürün ve hizmetlerini yeniliyor.

Bir yıl daha biterken bakalım şu an olmayan ama 2020’de konuşacağımız yeni olgular/ürünler/gündem maddeleri neler olacak?

8 Kasım 2009 Pazar

İçeriği 5!

Ülkemizde son birkaç yıldır “Trans yağ yoktur”, “domuz yağı içermez” ibareleriyle tüketicileri rahatlatmaya çalışan gıda sektörü, şimdi de genetiği değiştirilmiş organizmalara ilişkin tartışmalarla sarsılıyor. Artan sağlık problemleri ve obezite ile savaşan Amerika ise raflarındaki ürünlerin içeriğini sadeleştirmeye gidiyor. Bitirmekte olduğumuz yıla “ucuz”luk damgasını vururken, 2010’un trendinin “basit” olacağı belirtiliyor.



Datamonitor’un tespitine göre 2005-2008 yılları arasında doğan yeni markaların “simple” ya da “simply” kelimelerini tercih etmesinde %65’e yakın artış yaşanmış. Sadece kelime oyunu değil, bol içerikli (ama sağlıklı olduğu sorgulanır) ürünler yerine sadece 5 ve daha az malzemeden yapılmış ürünlerin kafa karışıklığını ortadan kaldıracağı araştırmalarda da dile getirilmiş.

Haagen Dazs’ın 2008 yılında düzenlediği bir fokus grup çalışmasında tüketicilerden biri patates cipsi tercihinde 20 malzemeli ürün yerine 3 malzemeliyi tercih etmesi marka müdürü Ching-Yee Hu’da yeni bir serinin doğuşunu canlandırmış. Böylece, süt, krema, şeker, yağ ve 5.sini de tadı veren malzemeden oluşan “Five” doğmuş. Devlerin bu yeni adımında Haagen Dazs’ı Krafts, Starbucks, Campbell ve Beech-Nut takip ediyor.



Binlerce ürün içerisinde kafası bulandığından daha sadeye ve doğala yönelen, “ne yerse o” olduğunun farkına varan tüketiciler artıyor. Projeksiyonlarını sonsuz büyümeye dayandırmış şirketlerin “sağlıklı” dilimi butik ya da lokal firmalara bırakması söz konusu bile olamayacağından, kendilerini dönüştürmeleri kaçınılmazlaşıyor. Yılmaz Özdil yakın tarihteki bir yazısında ev yapımı yoğurtların azaldığından bahsetse de bebeklerinin kalsiyum ihtiyacını bu şekilde karşılamaya çalışan bilinçli ve şehirli anneler ufak ufak doğuyor.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Henüz tarih olmadan, para tasarımı...

Alternatif kanallar aracılığıyla yapılan alışverişlerin hacmi artıyor. 15-24 yaş aralığındaki Japonların %80’i alışverişlerini cep telefonuyla yapıyor. İngilizlerin %14’ü ise bozuk paralarla uğraşmak istemediğinden atıyor. Dünyada dönen paranın %25’nin kanun dışı olması ve her yeni jenerasyonun sanal dünya ile daha fazla haşır neşir olması da devletlerin finansal sistemlerindeki tercihlerini etkileyeceğe benziyor. Üstelik fiziksel para yerine kredi kartları, temassız ödeme sistemleri, cüzdan görevi gören cep telefonları ve beraberinde sunulacak finansal hizmetlerin artışı ürün tasarımı yerine hizmet tasarımını ön plana çıkarıyor. O zaman paranın yerini ne alacak? Tasarımını nasıl olacak? İşte dün Radikal Tasarım Eki’nde yayınlanan ve paranın geleceği ile tasarımına değindiğim yeni yazımı keyifle okumanız dileğiyle...

19 Ekim 2009 Pazartesi

Önce Facebook, şimdi Twitter, yakında Foursquare...

Tarife gerek yok, Facebook ve Twitter, sosyal medyanın önemli mecralarından. Markanın müşterileriyle olan iletişimini nasıl sağlamlaştıralımdan tutun da arkadaşlar arası geyik muhabbete kadar herşey mevcut. Şimdi de bu platformlar arasına Foursquare ekleniyor...



Adını bir top oyunundan alan Foursquare, 2004’te yılında Dodgeball isimli bir mobil hizmet olarak geliştiriliyor. 2005’te Google tarafından satın alıyor ve öldürülüyor. Ancak kurucu Dennis Crowley, fikrini öldürmekten ziyade geliştiriyor. Sistem nasıl işliyor? Her sosyal ağ platformlarında olduğu gibi statünüzle ilgili bir güncelleme gerekiyor, ancak burada fark mekanlara “check-in” yapmanız. Sosyalleşmek için arkadaşları telefonla aramak ya da SMS göndermeye gerek yok. Gittiğiniz mekana giriş işleminin ardından puan kazanıyorsunuz. Arkadaşlarınız da Foursquare kullanıyorsa nerede olduğunuzu görüntüleyebiliyor.

Bu arada, dilerseniz farklı bir sürü yeni yeri keşfedebilir, mekanlarla ilgili yorumlarınızı paylaşabilirsiniz. Ya da sürekli takıldığınız bir mekan varsa “fahri vali” muamelesi görüp, avantajlardan yararlanabilirsiniz. Yurtdışında her 3 hizmeti kullananların yorumu, Facebook ya da Twitter’da karanın çoktan göründüğünü, bu nedenle dostlarla bir arada olmak için Foursquare'in daha çok tercih edildiği yönünde.


© Amit Gupta @ Flickr

Amerika’da 31,Kanada’da 3 şehrin yanı sıra Avrupa’da sadece Londra ve Amsterdam’da kullanılabilen Foursquare şu an para kazanmıyor ve iş planı bile henüz yazılıyor. Ama “oyun oynarken sosyalleşilebilen” formülüyle deneyim açısından kullanıcılarına, pazarlama açısından da markalara potansiyel vaat ediyor.

2 Ekim 2009 Cuma

Trendiary'nin Kopenhag izlenimleri Maison Française'de!

Tempo'nun temmuzda ayın websitesi olarak "Trendiary"yi göstermesinin ardından,



Kopenhag izlenimlerim de Maison Française'in Ekim sayısında yer aldı. Moleskine ödülü ve sergisi, BÜMED Dergisi'ndeki röportajım derken bu yıl verimli geçiyor.

30 Eylül 2009 Çarşamba

Sağlıklı olanı ödüllendirelim!

Amerika’nın en önemli sorunlarından biri obezite. Ne sağlık programları ne de sağlıklı beslenmeye yönelik sosyal sorumluluk projeleri... İstatistikler gösteriyor ki obezite oranı yine de artmaya devam ediyor.


© David Buffington

Farkındalık yaratmak, gözle görülür bir iyileşme yaratmıyor, biz de ödüllendirme metodunu uygularız diyenler gittikçe yaygınlaşıyor. Mesela, Tangerine Wellness, çalışanların ve de eşlerinin sağlıklı ve kontrollü kilo vermelerini yönetiyor. Hem sigorta şirketleriyle hem de Fortune 500 devleriyle birebir çalışan Tangerine, kurumiçindeki iletişimden, kişilerin (ya da ekiplerin) hedeflerine ulaşmasına ve bunun yöneticilere raporlanmasına kadar herşeyi yapıyor. Kilo verdiği için hem sağlıklı hem de kendini mutlu hisseden çalışanlar (para ya da puan) ödül kazanırken, şirketler de iş gücü kaybından tutun da sağlık harcamalarına kadar ciddi tasarruf sağlamış oluyor. HealthyWage de şu an beta versiyonda açılmayı bekliyor.


© MedicalRF.com

Carnegie Mellon ekonomisti George Loewenstein olaya psikolojik açıdan yaklaşarak, anında ödeme yapmanın, limbik sistemimizi harekete geçirdiğini, duygu ve ödül kavramlarını hatırlattığını belirtiyor. Ne kadar doğru ya da ne kadar etik olduğu tartışılır tabii ki ama ödüllendirmenin uyuşturucu kullanıcıları ya da sigarayı bırakmak isteyenlerde de işe yaradığı test edilmiş.

Zaten işin sadece kilo yönetimi olmadığını herkes kabul ediyor. Malum, şirketler stresi yönetemeyen ya da mutlu olmayan dolayısıyla da düşük performansla çalışanlarla dolu. Türkiye’de emeklilik sistemi ilk çıktığında, bu ayrıcalığı sunan kurumların ayrışacağı ve çalışanlar tarafından daha çok tercih edileceği belirtilmişti. Şimdi gelinen noktada ise mutsuzlar sürülerinin huzura kavuşması için kurumların farklı alanlarda da cömert davranması gerekecek.

23 Eylül 2009 Çarşamba

Sokak çiftçilerinin büyük hedefi!

Şehirlerin de büyük birer çiftlik olabileceğini savunanlar, sadece deden kalma bahçesinde üretim yapanlar değil, park ve bahçelerin de elverişli tarım arazisi olduğunu düşünenler, apartmanların çatılarında ya da balkonlarında sebze-meyve yetiştirenler her geçen gün artarak örgütlenmeye devam ediyorlar.


Havana

Mesela Havana’da bunu çok önce başaranların hikayesi “Power of Community” belgeselinde arşivlenmiş oluyor. Ya da Michele Obama’nın Amerikalılara örnek olmak için başlattığı hareketten çok önce Will Allen isimli bir çiftçi kendini gençleri eğitirken ve mahallelerde sürdürülebilir tarım alanları ya da seralar kuruyorken buluyor.

Bir adım öteye geçersek, artan gıda fiyatları ve ekonomik belirsizlik, daha kökten ve kitlesel çözümler alınmasını tetikliyor. Burdan yola çıkarak, Londra’daki çevreci gruplarla birlikte Belediye Başkanı Boris Johnson, 2012 Londra Olimpiyatları’nda servis edilecek 14 milyon öğün için şehir kaynaklarının kullanılmasını teşvik edici kampanyayı başlatıyor. “Feed the Olympics” fikriyle başlayan hareketle daha önce bu amaçla kullanılmamış çatılar ya da mahalle parklarının dahil olduğu yaklaşık 2400 dönümlük ek arazi değerlendirilmiş olacak.


Toyota Genel Müdürlük Çatısı, Japonya

Bu arada, web üzerinden “2030’da gıda” ile ilgili bir forum başlatan İngiltere Sağlık Bakanlığı ile Gıda Enstitüsü, ülkenin tüketim alışkanlıkları, gelecek beklentileri ve sürdürülebilirlik üzerine yorumlarını da toparlamış oluyor. Sadece günü kurtarmak değil, özel sektör, devlet kurumları ve bireyler olarak hepimiz geleceğe dönük planlarımızı iyi yapmalıyız ki animasyon dalında geçen yılın hem Oscar hem de Altın Küre Ödüllerinin sahibi Wall-E gibi bir gelecek bizi beklemesin!

6 Ağustos 2009 Perşembe

Telgraf, SMS, Twitter...

Twitter’ı kimler, ne amaçla kullanıyor ve ne kadar gerekli buluyor bilmiyorum ama ben bloğumu güncellemediğimde burada işlediğim konuların yanı sıra Türkiye’den haberleri Twitter aracılığıyla paylaşmaya devam ediyorum.



“Hangi yaş grubu daha çok kullanıyor, gençler mi yaşlılar mı?”, “yoksa Twitter da fos mu çıkacak?”, “markalar kampanya yönetimi için ne kadar efektif kullanıyor” gibi bir sürü tartışma konusu dönüp dolaşa dursun Twitter, başından beri bana telgrafları anımsatıyor.

160 karakterlik SMS’lere alışkın jenerasyonumuzun Twitter’a yabancılık çekmesi imkansız. Üstelik, kimi için pazarlama mecrası, kimi için bilgi paylaşım platformu, kimi için günlük tadındaki Twitter, bireylerin farklı ihtiyaçlarını ya da beklentilerini karşılamış oluyor.



Hep yüzümüzü geleceğe çevirmişken, daha sofistike olacağımızı hayal ederken görülüyor ki yeni projelerin esin kaynağı yüzyıllar önce bile var olan fikirlerde/hizmetlerde yatıyor. O günlerde, telgraflarda kullanılan kısaltmalar için kitap çıkıyorken, günümüzde herşey bir anda ağızdan ağıza yayılabiliyor. Her ne kadar teknoloji daha da ilerlese, ayrışabilen deneyimler için çok daha fazla emek harcansa da yaratıcılık için basit düşünmek şartı her zaman geçerli olacak.

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Ambalajına bak, ne tükettiğini söyliyim...

Yediğimiz içtiğimiz ürünlerin ne kadar sağlıklı, üretilirken ne kadar çevre dostu olduğunun ilk bakışta anlaşılabilmesi için yeni nesil etiket tasarımları denenmeye başladı. Mesela, trafik ışıklarından esinlenilen yönteme tepkiler gayet olumlu çıkıyor.


© Ryan McVay

İsveç ise küresel ısınmaya duyarlı ürün etiketlerinin kullanılmaya başlandığı ilk ülke oldu. Kuzey ülkelerindeki bilinçli tüketicilerin tercihi, satın aldıkları ürünlerin ne kadar çevre dostu olduğunu kolayca ayrıştırabilmeleri yönünde.

Amerika’nın sürdürülebilirlik konusunda hem en iyi hem en kötü çıkan devi Wall Mart da t-shirtten televizyona kadar tüm ürünlerin ne kadar çevreci olduğuna dair etiketleme sistemini uygulamaya başlayacak. Tabii en erken, 2011 gibi. Whole Foods ise, jenerik markalarında genetiği ile oynanmış hiçbir içeriğin olmadığına dair etiketleme yolunda adımlar atıyor.



Uluslararası standartlar bir an önce yerleştirilmediği sürece kafa karışıklıklarını doğuracak olsa da, şeffaflık kurumların vazgeçilmez ilkeleri arasında yerini gittikçe sağlamlaştırıyor. Bu standartlar gerçekten uygulanabilir olduğunda da süreç içindeki tüm kurumların sadece sözde değil gerçekten ne kadar etik davrandıkları belirginleşmiş olacak.

Kaynak: Shaping Tomorrow

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Bugün var, yarın yok!

Trendwatching, perakendede pop-up kültürünün sinyallerini verdiğinden bu zamana beş yıl geçmiş. Ancak trend hız kaybetmediği gibi daha da yaygınlaşıp pazarlama aktivitelerinden restoranlara kadar uygulama alanı genişliyor.

Amaç, kısa bir zaman aralığında ürün ya da hizmeti sunmak. Hermes, Amerika’nın en lüks yerlerinden Hamptons’da hedef kitlesiyle buluşurken, Nike ve Cool Cats hem yeni sneaker'larını tanıtmak hem de Tour de France’ın Paris’e ulaşmasına itafen pop-up dükkan açıyor.


Nooka Pop-Up Shop

Prada Vakfı, çağdaş sanatı desteklerken dünyanın önemli müzelerinden ya da sergi salonlarından birinin kapısını çalmak yerine eski bir depoyu kiralayıp önde gelen sanatçılarından Carsten Höller ile birlikte Double Club Projesi'ni hayata geçiriyor. Kongo kültürünü tanıtmak ve bu süre içinde edilen gelirin yarısını Kongo’daki kadın ve çocukların yararına bağışlamak üzere doğu ile batıyı buluşturuyor. En taze örnek ise Amsterdam’daki Pop-Up Cafe.

Patlama yaşanan diğer bir alan ise ev/restoranlar. Çoğu kendi bloğundan, Facebook’tan ya da twitter’dan rezervasyon kabul ediyor. Haftanın belirli günleri açıklar ve nerdeyse 1 ay sonraya rezervasyon kabul ediyorlar. 3 ya da 4 yemekli menünün ortalama ücreti 20 ile 30 pound arasında değişebiliyor. Hafif yasadışı bir durum olsa da gizem ilgiyi körüklediği gibi Times, Londra’nın ilk 10 ev bistrosunu listelemiş bile.


Horton Jupiter of The Secret Ingredient

Herşeyin çok çabuk tüketildiği, ürün ya da hizmetlere sürekli versiyon eklendiği bir dünyada yenilik arayan kitlelerin ihtiyacını “bugün var, yarın yok” kültürü karşılamaya devam edecekmiş gibi görünüyor.

19 Temmuz 2009 Pazar

Herşey mutluluğumuz için...

Mutluluk... Herkesin olmak istediği ama iç ya da dış faktörler sebebiyle ödün vererek sürekliliğini sağlayamadığı ruh hali. Hele de şu günlerde, hep mutlu olmayı başaran ya da olaylara pozitif bakmayı becerebilen insan sayısı sanırım çok fazla değildir.


© Barca @ Flickr

Coca Cola, Mutluluk Fabrikası kampanyasını 2006 yılında yayınladığında kimse küresel ekonomik krizin dünyayı sarsacağını tahmin bile etmemişti. Ancak trend uzmanlarından geleceğe dair öngörüde bulunan gurulara kadar herkes ilerde kurumların bile mutluluk endeksleri olacağından bahsediyor.

Mesela, Muji’nin sanat direktörü Kenya Hara, tasarım yapmadığını, mutluluğu tasarladığını söylüyor. Amerika’nın bağımsız kalmayı başarmış en büyük yayıncısı Maria Rodale de kendi bloğunda Emotion Dergisi’nde yayınlanan bir araştırmadan bahsediyor. Bu çalışmaya göre insanlar büyük patlamalar (piyangodan para çıkması ya da evlenme gibi) yerine anlık olaylardan dolayı sevindiklerinde mutlu oluyor ve dirençleri artıyormuş.



Şu an kitap haline dönüştürülmeye çalışılan diğer bir proje ise Amerikalı yazar Gretchen Rubin tarafından yürütülüyor. Rubin, 2010 yılı başında yayınlanması hedeflenen kitaptan önce mutluluk ipuçlarını Happiness Project bloğundan paylaşıyor. Performansınızı ölçmek veya olumlu düşünmenizi engelleyen sorunları tespit etmek isterseniz bu yazılımı bilgisayarınıza indirerek kişisel takibinizi yapabilirsiniz.

Ne dersiniz? Kişisel koçların adı bir süre mutluluk antrenörleri olabilir mi? Ya da insan kaynakları depertmanlarında işe alım veya performans bölümleri gibi mutluluk bölümü de var olabilir mi?

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Şehrini “kendin yap”!

Fırsat eşitsizliğini saymazsak bilgiye ulaşmak ya da üretilen bilgiyi kitlelere ulaştırmak konusunda yüzyıl öncesine göre sıkıntı çektiğimiz söylenemez. Üstelik, uzmanlar, geliştirilen yeni fikirlerin uzun süre sır olarak saklayamayacağını iddia ederken, bireyler de kendi deneyimlerinden yola çıkarak düşüncelerini dile getirmeyi ve fikirlerinin hayat bulmasını istiyor. Kaldı ki, sosyal ya da kar amacı güden mutlaka bir girişimci çıkıp bu fikrin kıvılcımını ateşliyor.


© Howard Kingsworth

2008’in Ekim ayında başlatılan ve şimdiye kadar 55 şehirde alt grupları kurulan “Do-It-Yourself City” oluşumu da hem sürdürülebilirlik hem de ortaklaşa üretimin meyvesi. Tartışma konularına baktığınızda birkaç yıl önce Portland’da ortaya çıkan bedava posta servisinden sadece otobüs saatini değil, otobüsün o an hangi noktada olduğunu öğrenebileceğiniz online takip hizmetine kadar yaratıcı fikirleri içeriyor.


© D-BASE

Wired Dergisi’nin editörü Chris Anderson’ın taptazecik kitabı “Free” de rekabet ortamında kurumların bedava sunacakları ürün/hizmetlerden bahsederken, yeni çağın koşulları belirli bir amaç için ortaklaşa düşünmeyi, yaratmayı ve “kendin yap” kültürünü kaçınılmaz kılıyor.

10 Temmuz 2009 Cuma

Kendi kurallarını koyan şehirler...

Plastik alışveriş torbalarının doğal hayata ne kadar büyük zarar verdiğini hepimiz iyi biliyoruz. Direnleri tıkayan torbalar yüzünden büyük sel vakaları atlatan Bangladeş, yasağı getiren ilk ülke. Amerika’nın ilk torba düşmanı şehri San Francisco iken, tüm alışveriş torbalarını ortadan kaldıran Avrupa’nın ilk şehri ise İngiltere’nin Modbury kasabası oldu.


© Marwood Jenkins

Sürdürülebilirlik için birbirinden etkileyici ürünler, mimari projeler ve enerji çözümleri ile karşı karşıyayken, hükümetlerin ya da büyük şirketlerin harekete geçmesini beklemeden karar alan şehirler var. Mesela, Avustralya’da sadece 2.500 kişinin yaşadığı Bundanoon’da artık plastik şişe göremeyeceksiniz. Tepkinin oybirliğiyle ve bu kadar büyük verilmesinin arkasında yatan sebep, bir su markasının kasabalarından çıkan kaynak suyu Sydney’de şişeleyip tekrar kendilerine satması.



Peki ya Belçika’nın ortaçağdan kalma şehri Ghent ne yapıyor? Hem küresel ısınma hem de sağlıklı beslenme alışkanlığını yerleştirmek için perşembeleri et yemiyor. Restoranlarda mutlaka vejeteryen tabağı bulunuyor, okullarda kesinlikle et tüketilmiyor, var olan kebapçı dükkanları bile her perşembe sadece falafel sunuyor.



Sırada ne var? Araba kullanmama, kağıt tüketmeme, plastik bardak kullanmama, sadece organik tüketme? Tüm bunlar tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmeye yönelik hoş ama naif tutumlar. Önemli olan, plastik şişelerde BPAden, temizlik ürünlerinde toksinlerden, gıdada katkı maddelerinden vazgeçmeye karar verecek endüstrinin büyük oyuncularında. Ama şehirlerinin (dolaylı da olsa) dünya çapında PR'ını yapmak isteyenler, derhal insan sağlığını veya doğayı tehdit eden bir probleme karşı bilinç yaratmak için önemli bir gün ilan edebilir.

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Kim demiş komşuluk öldü diye?

Kriz nedeniyle daha da güçlenen trendler arasında paylaşma, temellere geri dönüş, yerel ve doğal olanı tercih etme yer alırken son dönemde önem kazanan diğer bir konu da etik ticaret...



Yukarda yer alan tüm başlıkları kapsayan konu ise, süper süpermarketler yerine kooperatif mantığında daha mütevazi yapıların hizmet vermesi. Örneklemek gerekirse, pazar günleri Kasımpaşa’da kurulan Kastamonu-İnebolu pazarının, İstanbul’da market açtığını düşünün. Pazarın müdavimlerinden bu işe hevesli insanlar birlik kursa ve alışverişini haftalık değil, canları her istediğinde yapmak isteyenlere yönelik hizmet vermek isteseler oldu bu iş.

Mesela, İngiltere’deki kooperatiflerin işleyişine baktığınızda kimi üyelik sistemiyle çalışıyor, kimi kamyona doldurduğu ürünlerini her gün farklı bir durakta satıyor. Diğer taraftan teknoloji dostu Japonlar web üzerinden market alışverişine yönelik topluluklar kurarken hem tasarruf ediyor hem de sosyalleşiyorlar. Amerikalılar ise sadece alışverişi değil haftalık yemek yapma işini bile komşularıyla bölüşüyorlar.



Uçuruma yaklaştığını gören bir kayığın düşmemek için kendini kurtarmaya çalışması pek kolay olmasa gerek. Yine de endüstrilerin ya da büyük şirketlerin yıllarını vererek pompalattığı tüketim alışkanlıkları yerini (hızlı olmasa da) yenilerine bıraktığı gibi bunun için bilinç yaratmaya çalışan toplulukların çalışmaları ilgi görüyor.

30 Haziran 2009 Salı

Petrol yetmez, turizmi de isteriz...

Geleceğin turizminden bahsederken, denenmemişin öne çıkacağından bahsetmiştik. Avrupa’nın kuzeyinde doğayla iç içe ve adrenali yüksek kısa kaçamaklar gittikçe daha çok rağbet görüyor. Dünyanın üçüncü büyük gaz ve dördüncü büyük petrol ihracatçısı Norveç de fiyort turizminden öte nimetlerini öne çıkarıyor. Üstelik, yaklaşık 1 milyar Pound harcayan Ulusal Karayolları Birliği’nin önderliğinde.


© Todd Saunders/Tommie Wilhelmsen, Vegar Moen

2015’e kadar sürecek proje çerçevesinde 1,850 km. uzunluğundaki 18 rota üzerinde panaromik fotoğraf çekebileceğiniz özel platformlar, bisikletçiler için dinlenme kulübeleri, trekkingçiler için arabalarını park edecekleri alanlar ya da piknik yerleri inşa ediliyor. Doğa, iklim ve kültürel zıtlıkları birarada barındıran ülkenin tasarımdan kopuk olması da düşünülemezdi zaten.



Mesela, geçen yıl açılan Juvet Hotel, turistik rotaların en önemli ikisinin çakışması noktasında olduğundan Karayolları, mülk sahibi ve Norveç’in önemli mimarlık ofislerinden Jensen & Skodvin’in işbirliğinde hayat bulmuş. Jensen ve Skodvin, turistik platform tasarımlarından biriyle 2009 Mies Van der Rohe Mimarlık Ödülü adayları arasında yer almış ama büyük ödülü kazanan (yine yabancıya gitmemiş :) Norveç Ulusal Opera ve Bale Binası'nın mimarı Snohetta olmuş. Hala çalışmaları süren diğer bir proje ise Kuzey ülkelerinin en önemli zincir otellerinden First Hotels’in Hafjell Dağ Oteli.



Kabul, kişi başına düşen milli gelirlerinin ülkemizle karşılaştırılması düşünülemez ama deniz-kum-güneşten öte zenginlikler barındıran ülkemizin ister yerli ister yabancı turiste yönelik daha farklı deneyimler sunmasının vakti gelip geçmiyor mu?

Kaynak: The Guardian

23 Haziran 2009 Salı

Trendiary, Boğaziçi Dergisi’nde...

Tasarıma bu yoğunlukta merak saralı çok uzun bir zaman geçmemişken, üstelik Trendiary başlayalı daha henüz bir yılı yeni tamamlamışken 2009 benim için hoş deneyimlere sahne oldu.

Radikal Tasarım Eki’nde her ay düzenli yazıyor olmam, ünlü tasarımcılar Ross Lovegrove ve Harri Koskinen ile yine Radikal adına röportaj yapmam, Detour Sergisi kapsamında Moleskine defterimizin İstanbul’da sergilenmesi derken Nisan ayında üniversitemin mezunlarına yönelik yayınladığı Boğaziçi Dergisi, benimle röportaj yapmak istediğini belirtti. Ne yalan söyliyim, hem duygulandım hem çok heyecanlandım hem de büyük gurur duydum. Dile kolay, bugüne kadar bu satırlardan sıkça dile getirdiğim konular, Boğaziçi Dergisi ile birlikte tüm mezunlara ulaştı. Keyifle okumanız dileğiyle.





21 Haziran 2009 Pazar

Kurum DNA’nı keşfet, kopyalanmayı engelle...

Ziba Design, ürün, marka veya deneyim konusunda çalışan Amerika’nın önemli tasarım ofislerinden. Müşterileri arasında FedEx, KitchenAid, Microsoft ve Umpqua Bank gibi büyük markalar yer alıyor. Tasarım, duygular, öngörü ve trendlerin neden bu kadar iç içe geçmiş olduğunu Ziba’nın kurucusu Sohrab Vossoughi şöyle özetliyor: “Önce müşterinizin kendi kurumsal DNA’sını keşfetmesine yardımcı olmanız lazım ve bu DNA’yı diğer marka deneyimlerine genişletmeniz lazım. Kendi DNA’nızdan yeni deneyimler yarattığınız sürece, kimse yaptıklarınızı kopyalayamayacak.”


Intel's Think Tin Laptop

İşte bu nedenle Ziba Design, araştırmanın gücüne, trend ve tüketici öngörülerine çok önem veriyor. Tüketicilerin ne yaptığını değil, neden o tutumu sergiledikleri üzerine yoğunlaşıyor. Ziba Trends de, 6 kategori altında (Çirkin, Mutlu, Yaşlı, Ben, Biz ve İnsan) biriktirilen sinyalleri bir önceki yılla karşılaştırarak zamansız ürünler ve hizmetlerin yaratılması konusunda yol göstericilik yapıyor.


Umpqua Bank

Ziba Trends’e göre 2008’de “ben”, kişiye özel iken, 2009’da mikro markalar olarak tanımlanmış. “Yaşlı", 2008’de 65 iken 2009’da 85 olmuş. 2008’de iyi hissetmek mutluluk demek iken, 2009’da doğruyu yapmaya dönüşmüş.

İngilizce’de bir deyim vardır “kediyi, merakı öldürür”. Aslında merak, içi boş olmadığı sürece kendi içinde bir gelişimi barındırır. İster bireysel ister kurumsal radar sistemi kuranlar da eğer gelişime yönelik bir merak duygusunu yeşertebiliyorlarsa hem kendilerini keşfedebilir hem de sürdürülebilirliklerini sağlayabilirler.

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Gelecekten mesaj var...

Fütürist Richard Watson Future Files kitabında, önümüzdeki 50 yılı şekillendirecek 5 trendi küreselleşme, yerelleşme, kutuplaşma, endişe ve anlam olarak listeliyor. Websitesinde yer alan “toplum ve kültür” başlıklı bölümde, daha 10 yıl öncesine kadar hayatımızda olan disketlerin nasıl tarih olduğunu hatırlatıyor. Mesela, NASA 1976 yılındaki Mars seyahatinin bazı bölümlerini, BBC de 1986 yılındaki Doomsday Kitabı’nın dijital kopyalarını okuyamıyormuş. Bölümde dikkatimi çeken diğer bir konu ise sahte olanın gerçeğin yerini alacağı, sanalın gerçek olandan ayrımının gittikçe zorlaşacağı yönünde öngörünün yer alması.



Matrix, Minority Report sıradan insanın hayalgücünü zenginleştiren ya da kısa bir süre için bile olsa düşünce sistemini sarsan yapımlar ancak bilimkurguya meraklı olanlar için gelecek zaten yaşanıyor. Mesela, 2003 yılında David Brin’in “Kiln People” kitabında insanlar çamurdan 1-1 kopyalarını yapabiliyor ve sadece 1 gün hayatta olan bu kopyalar sahiplerinin hatırlamak istedikleri ya da istemedikleri deneyimleri onlar adına yaşıyor. Eğer siz de bugünden geleceğe mektuplar benzeri bir blog takip etmek isterseniz 2049’a ait öngörülerde bulunan p40y'ye göz atabilirsiniz.

15 Mayıs 2009 Cuma

Trendiary, 1 yaşını doldurdu!


© Samantha Zaza

Yaş biraz olsun ilerledikçe, iş hayatındaki tempo ya da sorumluluklar arttıkça günler nasıl hızlı geçiyor, öyle değil mi? Blog serüveni de tam 1 yıl önce Zaha Hadid’in Mimar Sinan Üniversitesi’ndeki sohbetinin ardından başlamıştı. Amacım, biraz olsun bugünü koklayarak geleceğe yönelik ipuçları sunmak, bakış açılarını zenginleştirerek farklılık yaratabilmekti. Kültürün, sosyal hayatın trendlerle nasıl yeniden şekillendiği, estetik ve tasarım anlayışının gelişimi, inovatif yaklaşımlarla sürdürülebilirliğin vazgeçilmezliği... Kısaca gelişen ve evrim geçiren insanoğlunun hayatında kaçırılmayacak noktalara dikkat çekmekti merakım.

Bu bir yılda neler mi oldu? Moleskine İstanbul için tasarlanan defterimiz grafik dalında mansiyona layık görüldü. Önce Frankfurt Kitap Fuarı’nda sergilendi, şimdi de önümüzdeki haftadan itibaren santralistanbul’da olacak. Her ay Radikal Tasarım Eki’nde tasarım üzerine yazılar yazdım ve yazmaya devam ediyorum. Arada hem Ross Lovegrove hem de Harri Koskinen ile röportaj yaptım. Bir sürü yaratıcı insanla tanıştım. Bunlardan bir tanesi de Samantha Zaza. Moleskine dolayısıyla tanıştığım Sam, harika şeyler çiziyor. Sağolsun ricamı kırmayarak Trendiary’nin 1. yaşı için bu ilüstrasyonu yaptı.

Son olarak, blog ödüllerinde dereceye giremesem de oy veren ya da oylama sürecinin çetin koşulları sağolsun sadece gönülden destekleyen tanıdık tanımadık herkese teşekkür etmek istiyorum. Daha nice birlikteliklere...