ekoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ekoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2009 Çarşamba

Sokak çiftçilerinin büyük hedefi!

Şehirlerin de büyük birer çiftlik olabileceğini savunanlar, sadece deden kalma bahçesinde üretim yapanlar değil, park ve bahçelerin de elverişli tarım arazisi olduğunu düşünenler, apartmanların çatılarında ya da balkonlarında sebze-meyve yetiştirenler her geçen gün artarak örgütlenmeye devam ediyorlar.


Havana

Mesela Havana’da bunu çok önce başaranların hikayesi “Power of Community” belgeselinde arşivlenmiş oluyor. Ya da Michele Obama’nın Amerikalılara örnek olmak için başlattığı hareketten çok önce Will Allen isimli bir çiftçi kendini gençleri eğitirken ve mahallelerde sürdürülebilir tarım alanları ya da seralar kuruyorken buluyor.

Bir adım öteye geçersek, artan gıda fiyatları ve ekonomik belirsizlik, daha kökten ve kitlesel çözümler alınmasını tetikliyor. Burdan yola çıkarak, Londra’daki çevreci gruplarla birlikte Belediye Başkanı Boris Johnson, 2012 Londra Olimpiyatları’nda servis edilecek 14 milyon öğün için şehir kaynaklarının kullanılmasını teşvik edici kampanyayı başlatıyor. “Feed the Olympics” fikriyle başlayan hareketle daha önce bu amaçla kullanılmamış çatılar ya da mahalle parklarının dahil olduğu yaklaşık 2400 dönümlük ek arazi değerlendirilmiş olacak.


Toyota Genel Müdürlük Çatısı, Japonya

Bu arada, web üzerinden “2030’da gıda” ile ilgili bir forum başlatan İngiltere Sağlık Bakanlığı ile Gıda Enstitüsü, ülkenin tüketim alışkanlıkları, gelecek beklentileri ve sürdürülebilirlik üzerine yorumlarını da toparlamış oluyor. Sadece günü kurtarmak değil, özel sektör, devlet kurumları ve bireyler olarak hepimiz geleceğe dönük planlarımızı iyi yapmalıyız ki animasyon dalında geçen yılın hem Oscar hem de Altın Küre Ödüllerinin sahibi Wall-E gibi bir gelecek bizi beklemesin!

9 Eylül 2009 Çarşamba

Küresel ısınmanın yan etkileri, afetler ve kriz yönetimi...

İstanbul, bu sabah sel felaketine uyandı, ama şehrin iki yakası birbirinden farklı iklimler yaşarken, televizyon başındakiler ya da internetten takip eden İstanbullular eminim “sahi, aynı şehirde mi yaşıyoruz?” diye düşündü. Büyükşehir Belediye Başkanımızın naklen yayınlanan basın açıklamasını dinlerken hazırlıksız yakalanma sorularına karşı yanıtın küresel ısınmaya dayandırılması da beni çok şaşırttı.


© Hürriyet

Bu kadar yağışın olması tabii ki mantıklı değil. Uzmanların sıkça dile getirdiği gibi iklim değişikliklerinin kaçınılmaz olması, kimi yerler sular altında kalırken, kimi yerlere zerre damla düşmeyeceği bilinen bir konu. Teknoloji bu kadar ilerlemişken, günler öncesinden muhtemel kar yağışına karşı nasıl önlem alınıyorsa, mevcut durumun açıklaması olarak küresel ısınmanın gösterilmesi haksızlık olur diye düşünüyorum.

Mesela, İngiltere Hükümeti’ne danışmanlık veren komite, uçak bileti fiyatlarının ciddi oranda artırılmasını tartışıyor. Üstüne, karbon emisyon oranlarının 2005 yılı seviyesine çekilebilmesi için Heathrow Havaalanı’na ulaşımı sağlayacak 3.yolun yapımına karşı tavır almayı görüşüyor. Biz ise tüm olumsuzluklara rağmen 3. köprünün hazırlıklarına başlıyor, Dubai’deki Palm Adası’nın benzerini yapabilir miyizi planlıyoruz.



İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin küresel ısınmaya karşı bu kadar hassas tavrından dolayı, derhal sürdürülebilir şehirler oluşumlarından birine dahil olarak ileriye dönük plan hazırlıklarına başlamasını, İngiltere'de bahar aylarında gösterime giren ama dünya prömiyeri 21-22 Eylül'de yapılacak olan “The Age of Stupid” dokümanterinin ülkemizde de gösterilmesine yönelik bağlantıya geçilmesini şiddetle öneriyorum.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Yaşamın geleceği, köyde mi?

Gün geçtikçe daha fazla insan şehre akın ederken, sürdürülebilir bir dünyanın temellerini sağlam atmak isteyen tasarımcılardan yeni fikirler doğmaya devam ediyor. Thomas Ugo Ermacora ve Felix B. Bopp’un kurdukları Clear Village Vakfı, bu oluşumların en yenilerinden biri. Amaç, köy gibi ufak ölçekle başlayıp, sürdürülebilir yaşamın en sağlıklı modelini oluşturabilmek, bu fikrin yaygınlaşmasını sağlamak ve konunun uzmanlarını biraraya getirerek geleceğin yaşam ortamlarını şekillendirmek.



1 Eylül’de Kopenhag Tasarım Haftası’nda lansmanı yapılacak olan oluşumu destekleyenler arasında önemli isimler mevcut. Ünlü İngiliz aktör Colin Firth, Inhabitat’ın kurucusu Jill Fehrenbacher, Massive Change kitabı yazarlarından ve aynı zamanda IDEO mensubu Jennifer Leonard bu isimlerden sadece birkaçı. 5-7 Kasım’da Barcelona’daki buluşmada ise sürdürülebilir köy için masterplan stratejisi oluşturulması hedefleniyor. İlgilenenler geç kalmadan başvurabilir.

Statüyü ev, araba, kazanç barometresine göre değerlendirmeyle özdeşleştirmiş bir bakış açısından çok mutluluğu fırsat eşitliğinde ve daha refah bir dünya kurmaya adamışların fazla beklemesine gerek kalmayacak ya da huzurun formülünü keşfetmek için güneye kaçıp motel işletmek gerekmeyecek. Bu arayışta olanlar paylaştıkça zenginleşen, kendi ürettiğini tüketen, çevreye duyarlı komüniteler kurarak huzurlu yaşamın yollarını kendileri oluşturacak.


The Eco Village Currumbin

Bu arada geldim ama kısa bir kaçamak için yine gidiyorum... 30 Ağustos’a kadar tasarımın başkentlerinden birinde olacağım (sorunun cevabı blogta saklı). Yer gök her şeyleri tarz iken hayatlarında ilk kez tasarım haftası düzenliyorlar. 4 gün süresince biriktirdiklerimi pazartesi döndüğümde bölüm bölüm paylaşmak üzere...

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Ambalajına bak, ne tükettiğini söyliyim...

Yediğimiz içtiğimiz ürünlerin ne kadar sağlıklı, üretilirken ne kadar çevre dostu olduğunun ilk bakışta anlaşılabilmesi için yeni nesil etiket tasarımları denenmeye başladı. Mesela, trafik ışıklarından esinlenilen yönteme tepkiler gayet olumlu çıkıyor.


© Ryan McVay

İsveç ise küresel ısınmaya duyarlı ürün etiketlerinin kullanılmaya başlandığı ilk ülke oldu. Kuzey ülkelerindeki bilinçli tüketicilerin tercihi, satın aldıkları ürünlerin ne kadar çevre dostu olduğunu kolayca ayrıştırabilmeleri yönünde.

Amerika’nın sürdürülebilirlik konusunda hem en iyi hem en kötü çıkan devi Wall Mart da t-shirtten televizyona kadar tüm ürünlerin ne kadar çevreci olduğuna dair etiketleme sistemini uygulamaya başlayacak. Tabii en erken, 2011 gibi. Whole Foods ise, jenerik markalarında genetiği ile oynanmış hiçbir içeriğin olmadığına dair etiketleme yolunda adımlar atıyor.



Uluslararası standartlar bir an önce yerleştirilmediği sürece kafa karışıklıklarını doğuracak olsa da, şeffaflık kurumların vazgeçilmez ilkeleri arasında yerini gittikçe sağlamlaştırıyor. Bu standartlar gerçekten uygulanabilir olduğunda da süreç içindeki tüm kurumların sadece sözde değil gerçekten ne kadar etik davrandıkları belirginleşmiş olacak.

Kaynak: Shaping Tomorrow

31 Temmuz 2009 Cuma

Yeşillenen çatılar beyaz mı olacak?

Küresel ısınma bir sorun değilken, henüz alternatif enerji seçenekleri bu kadar çoğalmamışken güneş enerjisi panelleriyle tanışıyorduk. Oysa ki şimdi paneller, bütünün sadece ufak bir parçası. Çatıların güneş enerjisi panelleriyle kaplı olduğu, arabanın kullanılmadığı yemyeşil köyler inşa ediliyor.


© Butch Martin

Birkaç yıl önce ise henüz binalar ya da yerleşim alanları bu kadar çevre dostu değilken, binaların çatıları ya da duvarları bir anda çimle kaplanmıştı. Amaç, sera etkisini azaltmak, ortalama şehir sıcaklığını düşürmek ve şehir içinde bile doğal hayata zemin sağlamaktı.

Şimdi New York Times’da yayınlanan yazıya göre en taze öneri, çatıları beyaza çevirmek. Hatta bu işlemi yapmış bir ev sahibi, geçen yıla göre elektrik faturasında %10’luk bir indirim gözlemlemiş. Ancak, alternatif medya oluşumlarından GOOD, tartışmaya katılarak beyaz çatı önerisinin her yere uygulanamayacağını ifade ediyor. Soğuk iklimli yerlerde beyaz çatı kullanıldığında kışın ısı sorunu yaşanacağından, daha fazla enerji harcanacak ve haliyle astarı yüzünden pahalı olacak.


© CGIBackgrounds

Geçen hafta TED Global, Oxford’da düzenlendi ve konuşmacılar arasında bulunan İngiltere Başbakanı Gordon Brown küresel ısınmayla ilgili olarak ülkeler üstü bir oluşum yaratılması gerektiğini belirtti. Her ne kadar Birleşmiş Milletler var ve yıl sonunda Kopenhag’ta Küresel Değişim Konferansı düzenlenecekse de "über" bir oluşuma ihtiyaç duyulduğunun ifade edilmesi önemli bir özeleştiri olsa gerek.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Dünyayı küresel ısınmadan kurtaracak 20 fikir!

İlki 2007 yılında gerçekleştirilen Manchester Uluslararası Festivali yaratıcı etkinlikleriyle diğer festivallerden kendini ayrıştırmayı hedefliyor. Dünyanın önde gelen çevrecilerinin katıldığı ve The Guardian Gazetesi ile ortaklaşa düzenledikleri panelde de Manchester Raporu olarak adlandırdıkları “dünyamızı küresel ısınmadan kurtaracak 20 fikir”i enine boyuna tartışmışlar. Panelde belirlenen ilk 10 öneri, 23 Temmuz’a kadar The Guardian'ın websitesinde oylamaya açık olacak ve sonuçlar daha sonra raporda kullanılacak.


© Jamey Stillings


İlk 10 fikir:

1. Dünya çöllerinde kurulacak yoğunlaştırılmış solar enerji
2. Toryum nükleer enerjisi
3. Evlerin elektrik ihtiyacını karşılayacak bulaşık makinesi büyüklüğünde enerji pilleri
4. Hayvanların doğru otlamasını sağlayarak yağmur ormanlarından daha fazla karbon tutabilen yeşil alanları canlandırma
5. Enerji dostu verimli ocaklar
6. Biyokömür (hayvansal ya da bitkisel atıklardan oluşturulan yakıtın daha az karbon üreten versiyonu)
7. Denizaltı enerjisi
8. Geotermal enerji
9. Nüfus planlaması
10. (eğer uygun fiyatta teknolojisi geliştirilebilirse) karbon toplama ve saklama santralleri (yine de santraller, kömür ve sürdürülebilir ağaçların karışımıyla çalışacak ve pilot çalışmaya Vattenfall Almanya'da başlamış!)


© Fursov Aleksey

Diğer 10 fikir:
11. Enerji bonoları: Savaşı finanse etmek üzere çıkarılan bonolar gibi hükümetler de enerji bonoları çıkarabilir
12. Sürdürülebilirliğimiz için yeni ekonomik ve sosyal normların geliştirilmesi: 4x4 kullanan ile bisiklet kullanan sizce eşit mi?
13. Karbonsuz hayat şeklini benimsetebilmek için duygusal bağ kurulabilecek daha fazla sosyal proje geliştirilmeli
14. Enerji kredileri/mortgage’ı: yeşil olmayan şirket ya da evi dönüştürmek için kredi verilmeli
15. Okyanusta yosunları toplayıp, yakıta dönüştürecek dev keseler
16. Bulutlara deniz suyu sıkılması böylece zararlı güneş ışınlarının geri yansıtılmasının sağlanması
17. Düşük emisyonlu arabaların kiralanması


© Lev Robertson

18. Enerji santrallerinden çıkan karbondioksidi, metanol çevirmek
19. Asit dengelerini sağlamak için okyanuslara “limon” çalmak
20. Birkaç yıla kalmadan solar paneller günümüz elektriğinin konumuyla aynı olacak. Doğru şekilde yönetilirse solar enerji de iyi bir yatırım aracı olacak.

Fikirler kimine göre komik kimine göre gerçekleşmesi çok güç olsa da en azından hemen hemen tüm önerilerin kitlesel düşünülmesi, özellikle nüfus planlamasının dile getirilmesi çok önemli. 23 Temmuz'a kadar sesinizi duyurmak için vaktiniz var, kaçırmayın!

10 Temmuz 2009 Cuma

Kendi kurallarını koyan şehirler...

Plastik alışveriş torbalarının doğal hayata ne kadar büyük zarar verdiğini hepimiz iyi biliyoruz. Direnleri tıkayan torbalar yüzünden büyük sel vakaları atlatan Bangladeş, yasağı getiren ilk ülke. Amerika’nın ilk torba düşmanı şehri San Francisco iken, tüm alışveriş torbalarını ortadan kaldıran Avrupa’nın ilk şehri ise İngiltere’nin Modbury kasabası oldu.


© Marwood Jenkins

Sürdürülebilirlik için birbirinden etkileyici ürünler, mimari projeler ve enerji çözümleri ile karşı karşıyayken, hükümetlerin ya da büyük şirketlerin harekete geçmesini beklemeden karar alan şehirler var. Mesela, Avustralya’da sadece 2.500 kişinin yaşadığı Bundanoon’da artık plastik şişe göremeyeceksiniz. Tepkinin oybirliğiyle ve bu kadar büyük verilmesinin arkasında yatan sebep, bir su markasının kasabalarından çıkan kaynak suyu Sydney’de şişeleyip tekrar kendilerine satması.



Peki ya Belçika’nın ortaçağdan kalma şehri Ghent ne yapıyor? Hem küresel ısınma hem de sağlıklı beslenme alışkanlığını yerleştirmek için perşembeleri et yemiyor. Restoranlarda mutlaka vejeteryen tabağı bulunuyor, okullarda kesinlikle et tüketilmiyor, var olan kebapçı dükkanları bile her perşembe sadece falafel sunuyor.



Sırada ne var? Araba kullanmama, kağıt tüketmeme, plastik bardak kullanmama, sadece organik tüketme? Tüm bunlar tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmeye yönelik hoş ama naif tutumlar. Önemli olan, plastik şişelerde BPAden, temizlik ürünlerinde toksinlerden, gıdada katkı maddelerinden vazgeçmeye karar verecek endüstrinin büyük oyuncularında. Ama şehirlerinin (dolaylı da olsa) dünya çapında PR'ını yapmak isteyenler, derhal insan sağlığını veya doğayı tehdit eden bir probleme karşı bilinç yaratmak için önemli bir gün ilan edebilir.

9 Haziran 2009 Salı

Tanrım, beni baştan yarat!

Belirli bir tarihi geçmişe sahip olan ama artık kullanılmayan binaların ya da çeşitli yaşam alanlarının sosyal, kültürel ya da ticari amaçlar için dönüşüm projelerine gün geçtikçe daha sık rastlıyoruz. Mesela, Bilgi Üniversitesi’nin Silahtarağa Elektrik Santrali’ni kampüslerinden birine dönüştürmesi, Haliç’teki Şapka Fabrikası’nın önümüzdeki hafta açılacak olan Design Library İstanbul’a ev sahipliği yapması ülkemizin en taze örnekleri...



Bugün itibariyle yeniden hayat bulan proje ise Yeni Dünya’dan. Manhattan’ın Batı Yakası’ndaki 10. Bulvarı, 1930’lara kadar trenler ve cadde trafiğinin birbirine karışmasından dolayı büyük kazalara sahne olmuş ve adı Ölüm Bulvarı’na çıkmış. Bunun üzerine, High Line’ın da dahil olduğu, yerin üstünden geçen yeni bir raylı sistem devreye alınmış. Yaklaşık 21 km uzunluğundaki çözüm, o günün parasıyla 130 milyon ABD Doları’na (bugünün parasıyla 2 milyar ABD Doları) mal olmuş. Ancak, zamanla taşımacılıkta tren yerine kamyonların tercih edilmesiyle en son 1980 yılında kullanılmış ve unutulmaya yüz tutmuş.



Ne zamanki demiryolunun altında bulunan alanı satın alanlar High Line’ın yıkılması için uğraş vermeye başlamış, aktivist bölge sakinleri de "Friends of High Line" grubunu kurarak kamuya açık bir proje için değerlendirilmesi yönünde lobi çalışmalarını başlatmış ve bu dönüşümün ne kadar ekonomik ve faydalı olacağını kanıtlamışlar.



Sonuç, 2010’a kadar devam edecek çalışmaların bölümü bugün açıldı. High Line, park ve bahçe olarak yeşillendirilmiş, göze hitap ettiği kadar sanatsal çalışmalarla da bölgenin çekim alanı olmasını sağlıyor. High Line severlerin projeye kendilerini adamaları (emlaktan başlayarak türlü kültürel aktivite ev sahipliği yapacak olması, yeni iş fırsatları oluşturması gibi) ekonomiyi hareketlendirmekle kalmıyor, emekliliğe terk edilmiş diğer tarihi yapılara da değer verilmesi gerektiğini hatırlatıyor.

7 Haziran 2009 Pazar

“Yuva”mız elden gitmeden...

5 Haziran, Dünya Çevre Günü’ydü ve Fransız doğa fotoğrafçısı Yvan Arthus-Bertrand çektiği “Home” belgeseli yaklaşık 90 ülkede bugüne özel gösterildi. Bizde de NTV’de yayınlanan belgesel, gezegenimize nasıl ızdırap çektirdiğimizi en açık şekilde gözler önüne seriyor.



Çekimleri 3 yıl süren belgesel ile Bertrand’ın vermek istediği ana mesaj bireylerin kendi paylarına düşen görevlerini yapıp yapmadıkları. Mesela, Bangladeşliler aç/susuz yaşarken ülkemizde en fazla tercih edilen yabancı tekstil markalarından bir kaçının "Made in Bangladesh" etiketli ürünleri satmasına yönelik tüketiciler her hangi bir tavır takınıyor mu? Hiç farkında olduklarını bile zannetmiyorum. Peki ya Gabon’da ağaç kesimine yönelik uygulanan politika ile her yaz ülkemizde yaşanan orman yangınlarına karşı alınan önlemler denk mi? 4x4’ler yollarda cirit atarken (insanoğlu daha zengin ve üstün olduğunu en kolay daha nasıl gösterebilir ki?) vergi yüzünden hibridlerin adedi bir elin beş parmağını geçmiyor.

“Home”un, “Inconvenient Truth” ile başlayan küresel ısınmaya yönelik farkındalık artırma çalışmalarını ivmelendireceğine inanıyorum. Zaten Bertrand da TED’in bloğunda yayınlanan röportajında ikincisini çekmeyi düşündüğünü belirtmiş. Dilerseniz bu yılın başında Fransa’da sergilenen “6 billion others” projesine de göz atabilirsiniz.



Son söz, çevreci, girişimci ve yazar Paul Hawken’dan. 3 Mayıs’ta Portland Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada Hawken, Ralph Waldo Emerson'un bir sorusuna atıfta bulunarak ne kadar kayıtsız olabileceğimizi göstermeye çalışmış. Emerson, "ya yıldızlar 1000 yılda sadece bir kez görünseydi, ne yapardınız" diye sormuş. Hawken'ın yorumu, "Tabii ki, kimse o gece uyumaz, kainatın yaratıcısının bu muhteşem ve mucizevi durumu karşısında dindar kesilirdi. Halbuki yıldızlar her gece göründüğünden biz televizyon izliyoruz.”

2 Nisan 2009 Perşembe

"Yeşil lüks" olabilir mi?

Eskiden sadece renk olarak nitelendirdiğimiz “yeşil”, son yıllarda sürdürülebilir dünyamız için en önemli kavramlardan biri. Doğru ve bilinçli bir tüketimin, boş yere sarf etmemenin, tekrar tekrar kullanımın kod adı. “Lüks” ise gösterişin, pahalının, genelin ulaşamayacağı ayrıştırıcı bir statü olarak son dönemin yine gözde sıfatlarından. Her iki kelimenin taşıdığı anlamlara baktığımızda nerdeyse zıt olarak görünse de, “yeşil lüks” literatürde çoktan yerini aldı.



Yeşil ilkelere göre hayatını yaşayanların lüks kavramı ile bağdaşamayacağını düşünenler tartışa dursun, doğal parklar ya da koruma altına alınan yerlerdeki lüks tatil beldeleri popülerliklerini artırmaya başladı bile.



İster Costa Rica’nın sadece 16 bungalow’dan oluşan ekolojik beldesinde yağmur ormanı deneyimini, isterseniz Filipinler’in özel koruma altındaki adalarından birinde spa keyfini yaşayın. %100 yenilenebilir enerjiyle çalışırken, elde edilen net kar da bölgenin sosyal ve ekonomik dönüşümü için kullanılıyor.

Demek ki, geleceğin turizmi yazısında bahsettiğimiz deneyim, farklılaşma ve potansiyel barındıran konular pekala zıt kavramların içinde gizli olabilir.

23 Şubat 2009 Pazartesi

Yeşil yaşamlar...

Ne zamandır, çevreyle ilgili yazmıyordum. Fırsat bu fırsat, nicedir uzak kaldığımız bu önemli başlıkla ilgili de arayı kapatalım. Ecofabulous’ta gezerken ana sayfada CTN Green Dergisi’nin banner’ına rastladım. Sayfaları çevirince her konuyla ilgili videolar, mükemmel fotoğraflar ve biri sürü yeni bilgiyle karşılaştım. Tekstil, tasarım, yeşil enerji, çevreye dikkat çeken kitaplar... Ne ararsanız var. Mesela,



1% For The Planet: Her gün yeni bir kuruluşun katıldığı bu ağda firmalar satış rakamlarının sadece %1’ini çevre odaklı sivil toplu örgütlerine bağışlıyor.
The Fuel: Josh Tickell, biodizeli hararetle savunan bir aktivist. Önce “From Fryer to the Fuel Tank” kitabını yazmış. Hızını kaybetmeden “The Fuel” filmini hazırlayarak Sundance başta olmak üzere bir sürü festivalden ödülle dönmüş. Filmde karavanıyla gezintiye çıkan Tickell, fast food dükkanlarından yemek sipariş veriyorken atık ızgara yağlarını da istiyor.
Adina (Drink No Evil): Enerji içeceklerinin yeni alternatifi olmaya aday. Hem adil ticaretle üreticisine ulaşmış kahve çekirdeğinden yapılma hem de antioksidan özelliğe sahip.
Antarctica – The Global Warning: Orlando Bloom, küresel ısınmanın etkileri üzerine Anartika’ya geziye gidiyorken kendisine ünlü bir fotoğrafçı ve film yapımcısı olan kuzeni Sebastian Copeland de eşlik ediyor. Ve ortaya mükkemmel kareler çıkıyor.



Hepsinin ortak noktası, bir felsefelerinin ya da arkalarında durabilecekleri sağlam bir hikayelerinin olması, davetkar bir websitesinden mümkün olduğu kadar soruya yerinde cevap vermeleri. Kısaca, sürdürülebilir bir konu başlığının doğru tasarlanmış bir içerik yapısıyla beslenmesi. Gerisi, sizin konuyla ne kadar ilgili olduğunuz ve takip etmek istediğinizle alakalı...

18 Şubat 2009 Çarşamba

Doğadaki şifayı evinde yetiştir

BBC2, 9 haftadır "Grow Own Your Drug" ismiyle bir program yapıyor. Etnobotanik uzmanı James Wong mesleğini "bitkilerin nasıl kullanıldığına yönelik çalışan bilimadamı" olarak tanımlıyor. Tarifleri, strese karşı rahatlatıcı sıcak çikolatadan böcek ısırmasına yönelik kreme, soğuk algınlığına birebir tavuksuyu çorbasından burkulmalara yönelik biber bantlarına kadar geniş bir portföy çiziyor. Program, Reading Üniversitesi’nden Prof. Liz Williamson tarafından da denetleniyor.



Ne zamandır yazılıp çiziliyor, hatta evde çiftçiliğe yönelik bir sürü ürün tasarımı siteler arasında dolaşıp duruyor. Mesela Prepara’nın Mini Garden serisi tam da bu kitlenin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik. 'Naked Chef' Jamie Oliver de online satış sitesinden maydanoz, nane, fesleğeni özel tasarım ambalajlarda yetiştirebileceğimizi gösteriyor.



Kadın programlarında pratik bilgiler veriliyor ama hedef kitlesi miyiz? Hadi diyelim, haftasonu yayınlanan bir sağlık ya da mesleğinde belirli bir yere gelmiş şifacıların programına denk geldik diyelim, konuk davet etme tutkularından ve “ne yersin içersin” sohbetlerinin iç bayıltmasından kanal değiştirmeye mahkum kalmıyor mu? Programların formatları yeniden düzenlense hiç fena olmaz.

Kaynak: The Future Laboratory

29 Ocak 2009 Perşembe

İklimin geleceği...

Sürdürülebilir büyüme için çalışan İngiltere kökenli Forum for the Future, HP Labs ile ortaklaşa, “İklimin geleceği: 2030 için 5 senaryo” başlığında bir rapor yayınlamış. İklim değişikliğinin politik, ekonomik, sosyal ve psikolojik yansımalarını içeren bu hikayeler, tamamıyla dikkat çekmek için kurgulanmış ama geleceğimizi düşünmemiz için ciddi meydan okumalar içeriyor.

Herkes iklim değişikliğine konsantre olmuşken rapor ilk olarak, 2030’a kadar doğal kaynaklarımıza (su, ekilebilir topraklar, yeşil alanlar, deniz balıkçılığı, madenler) odaklanıyor. Malum 6,7 milyar olan dünya nüfusuna, o tarihe kadar 1,5 milyar daha eklenmesi öngörülüyor. Bunun yanı sıra, ulusal ve uluslararası politikaların belirsizliği (hala Kyoto’yu imzalamadık) ve teknolojinin olumlu anlamda sağlayacakları da senaryoları etkileyen faktörler arasında.

Her ne kadar aşağıdakiler kurgu olsa da, biri ya da birden fazlasının birleşimiyle farklı senaryoların gerçekleşeceği kesin. Çok geç olmadan hala çözümün bir parçası olabiliriz. Gelelim öne çıkan 5 senaryoya:

• İlk önce verim: Bu varsayıma göre inovasyon sağolsun, iş yapış şeklimizde ya da hayat tarzımızda bir değişikliğe gerek yok. Ama dünyamız, bireysel ve hızlı tüketimin doruk noktasına ulaştığı bir ortama dönüşüyor. Nanoteknoloji sayesinde akıllı tozlar, doğal hayatı ve çevreyi sürekli gözetliyor, yapay etler yetiştiriliyor (bu, Edge’de de bahsediliyordu), Amerika’nın doğusu, fırtınalara karşı ekolojik duvarla korunuyor, 2018’de Bengal kaplanının soyu tükeniyor, Batı Avrupa’nın enerjisini üreten Sahra Çölü, Güney Afrika Borsası’na kote oluyor ve ilk Cezayirli trilyoner, zenginler klübüne giriyor.



• Hizmet dönüşümü: En pahalı emtia, artık karbon. İhtiyaçlara cevap verebilmek için şirketler ürün yerine hizmet satıyor. Bulaşık makineleri pahalı, tek başına araba sahibi olmak nerdeyse imkansız. Yeni düzen; komşunla paylaş. Avustralya’nın orta kesimleri ile Oklahama susuzluk nedeniyle boşaltıldı. Aşırı uçtaki iklim partileri, belli tavizleri koparabilmek için dikkat çekmeye çalışıyorlar. Güney yarımküre nüfusu patlamış durumda, fiyatlar almış başını gidiyor. 2025’te Libya’da görülen ortalama sıcalık 60°C. İlk sanal Olimpiyatlar 2028’de düzenliyor.



• İlerlemeyi yeniden tanımlamak: Yeni önceliklerimiz “hayat kalitesi” ve “refah”. Ülkeler refah seviyesinde birbiriyle yarışıyor ve Uluslararası Refah İndeksi’nde Güney Kore Devlet Başkanı, ekonomik büyüme oranını sıfır, asıl hedeflerinin ise hayat kalitesini iyileştirmek olduğunu açıklıyor. Çin’de empati makineleri peynir ekmek gibi satılıyor. Ama “mutluluk” ne yazık ki küresel değil. Hala büyük şehirler kendilerini kapitalizmin cenneti olarak konumlandırıyor. Bununla baş edemeyen fakirler yaşam savaşı veriyor. 2017’de, Amerikalı uzmanlar intihar salgını konusunda uyarıyor. Şehirlerde “kendin yap (DIY)” kulüpleri çoğalıyor. 2022’de İngiltere’de perakende markası, kazaktan çok örgü için yünün satıldığını açıklıyor.



• Çevre savaşı ekonomisi: İklim değişikliğiyle mücadele için çok ciddi önlemler alınmaya devam ediyor. Çocuk sahibi olmak için izin alınması gerekli. Artık her evde karbon monitörleri bulunuyor. Eğer enerji kotası aşıldıysa ne kettle ne de bulaşık makinesi çalıştırılamıyor. Yeni Zelanda’nın %18’lik nüfusunu, sellerden etkilenen Bangladeşliler ve yaşam yerleri sular altında kalan Pasifikliler oluşturuyor. 2020’de kuzey yarımkürede kış hiç yaşanmadı. 2029’da Antartika’da ilk yerleşim 2029’da başladı ve 10 yıla kadar da 3,5 milyon insanın yaşaması bekleniyor. Tabii bu arada kıta maden açısından yağmalanmaya başladı.



• Korumacı dünya: Küreselleşme gücünü kaybediyor. Ülkeler, her ne pahasına olursa olsun doğal kaynaklara ulaşmaya ve güvenliğe odaklanıyor. Ortadoğu ve Afrika’da su yüzünden bio-kimyasal savaş patlak veriyor. Askerler, Kuzeybatı pasajının erimesiyle ortaya çıkan petrol, doğal gaz ve altına ulaşmak için mücadele ediyor. Ortadoğu ile Güney Asya’yı sanal dünyaya bağlayan Akdeniz’deki kablo altyapısına terörist saldırı. Tamiri kim yapacak belli değil. AsiaNet, 1 milyarıncı üyesini bünyesine kattı. 2022’de Fransa ile Cezayir Hükümetleri arasında sivil toplum kuruluşlarının şimşekleri çeken anlaşma: 10 yıllık nükleer atığa karşılık, 80.000 mülteci. Güney Afrika Birliği, güneş enerjisi kaynağı sebebiyle Avrupa Birliği aday ülkesi olmak üzere davet edilen Fas’a tepkili. 2029’da Coca Cola, kuruluşundan bu yana ilk kez dağıtımının küçüldüğünü açıklıyor. Hemen ardından bölünen şirketin her iki parçası da, “orjinal tad”ın gerçek sahibi olduğunu savunuyor. “Küreselleşmenin Sonu” kitabı en çok satanlarda 1 numara.

19 Aralık 2008 Cuma

Eskilere nur mu yağacak?

Associated Press 2009 yılı trendleriyle ilgili yaptığı haberde, Marian Salzman’dan Ann Mack’e, The Intelligence Group’tan Trends Research Institute’a kadar trend konusunda öne çıkmış uzman ve ajanslardan görüş almış. TrendHunter’ın kurucusu Jeremy Gutsche ile Promystl’ın Kuzey Amerika Direktörü Rita Nakouzi’nin ortak açıklamasına göre de “kendin yap (DIY)” ve “upcycling” öne çıkacakmış.


© McDonaugh & Braugart

Peki “upcycling” ne derseniz, aslında yıllardır bildiğimiz, kimilerimiz çokça tercih ettiği, dekorasyon dergilerinde rastladığımız eskileri değerlendirme işi. Yani, çöpe gideceğine, ürüne yeni bir anlam ya da fonksiyon katarak farklı bir forma sokmak. Ancak, afilli kelimemiz çevreciliğin doruk noktasına çıktığı, herkesin en efektif tasarımlar yapmaya çalıştığı 2000’lerle birlikte literatüre de girmiş oluyor. Kavram ile ilk olarak, William McDonaugh and Michael Braugart’ın 2002 yılında yayınlanan “Cradle to Cradle” kitabıyla birlikte tanışıyoruz. Kitap, ekolojik zeka ürünü tasarımlar yapmak için manifesto niteliğinde kurgulanmış.


© Tyler Vreeling

Mesela, Kanadalı Tyler Vreeling, şirketi Fat Crow Design ile bu stili benimseyerek çalışmalar yapıyor. Hatta geri dönüşüm tercih edildiğinde kullanılan kimyasallar ya da enerji sebebiyle yeteri kadar “yeşil” olmadığını düşünen Vreeling, “upcycling”in (ki eminim öyle anlamdırmıyorlardı :=) çiftçi çocuğu olarak o zamandan beri içine işlemiş olduğunu belirtiyor. Yukardaki resimde yer alan aydınlatma çelikten, askılık ise kayaklardan yapılma.


© Rut Orrmalm Olsson

Devir tutum devri ya, Etsy’den çeşitli bloglara kadar “upcycle” konusunda elinizin altında derya deniz bir kaynak mevcut. İsveçli tasarımcı Rut Orrmalm Olsson’ın kullanılmış gazetelerden yaptığı perde ya da paspaslar hiç de fena görünmüyor, değil mi? Ömrünü doldurduğunu düşündüğünüz eşyalarınıza tekrar bir bakın derim, belki yeni yıl hediyeleriniz için yaratıcı fikirler doğurur, kim bilir...

29 Eylül 2008 Pazartesi

Etik ticaret...

2007 sonu itibariyle nerdeyse 2 milyar dolar ciroya ulaşan ve 60 milyar dolar değerinde ürün satılan ebay hakkında, sitede sahte ürünler de satıldığı için büyük markalar tarafından davalar açıldığını biliyorsunuzdur. Ancak, aynı ebay’in, 2005 yılından beri adil ticareti de desteklediğini biliyor musunuz?



The Future Laboratory’nin de “Nu Austerity” (Yeni Haşinlik olarak çevirebiliriz ama siz köktencilik diye de okuyabilirsiniz) olarak nitelendirdiği akıma göre temel değerlere geri dönen, sürdürülebilirliğe gönülden bağlı ve bunu yaşam biçimi olarak benimsemiş insanlar gittikçe çoğalıyor. Hatta, etik tüketime dikkat eden 30’lı yaşlardaki İngilizlerin yarattığı ekonomik büyüklüğün 25 milyar Pound olduğu belirtiliyor.

İşte bu noktada, okyanusun karşı tarafında hem de Batı yakasında 2 Hint kökenli Amerikalının, Hindistan yerel pazarlarında dolaşıyorken rastladığı ürünleri daha geniş kitlelerle buluşturmak üzere oluşturdukları bu fikir World of Good sitesi ile hayat bulmuş durumda.



Ürünler; 4 ana başlıkta, insan ya da hayvan hakları, ekoloji ve herhangi bir amaca hizmet edip etmediğine göre kategorileniyor. Ancak titiz oldukları diğer bir konu güven üzerine ve bu bölümde ürün, üretici ve satıcının aynı anda tasdik edildiği tüketiciye karşı belgelenmiş oluyor. Ürün gamı çok çeşitli: otantik formda ya da geri dönüşüm malzemelerinden oluşturulmuş dekorasyon ürünleri, organik kıyafet, yiyecek ya da kozmetikler... Ne dersiniz, Türkiye’den de buraya eklenebilecek ürünler mevcut değil mi sizce de?

10 Eylül 2008 Çarşamba

Çöp sanatı…

Dünya nüfusu her geçen gün çoğaldığı gibi tüketim de beraberinde artıyor. CSR Europe’un yayınladığı “Sürdürülebilir Pazarlama Rehberi”ne göre bu şekilde tüketmeye devam edilirse sadece İngiltere, Fransa ve Almanya için 3, Amerika için ise 6 dünyanın gerekli olduğu belirtiliyor.

Bir tüketici olarak ben de alışveriş yapıyorken aklıma hemen çöpü geliyor. Ne kadar tedbirli ya da tutumlu davransak da ister istemez ömrünü doldurmuş ya da atmak zorunda kaldığımız eşyalar da çıkıyor. İşte, nerdeyse son 20 yıldır çöpten sanat çıkaranların sayısı artık daha da artmaya başladı.



HA Schult’un 6 ay ve 30 yardımcısıyla oluşturduğu ve 1996’dan beri dünyayı dolaşan çöp insanlarını mı istersiniz, Tim Noble ve Sue Webster’ın çöpten gölge oyununu mu, Susan Stockwell’in çay paketlerinden yarattığı ülke haritalarını mı yoksa plastik torbalardan dev heykelleri mi? Yaratıcılıktan bahsedince çeşit bol.

Kim bilir belki Damien Hirst ya da Jeff Koons gibi fabrika misali çalışan sanatçılar günün birinde bu alana yönelik eser üretirlerse Sotheby’s’de uçuk rakamlı müzayedelere rastlayabiliriz. Ya da tasarıma dikkat çekmek ve bağış toplamak için işlek caddeler üzerinde dev inek veya ayakkabılar sergilemek yerine tüketim toplumunu bilinçlendirmek üzere bu konuya yönelik bir etkinlik daha dikkat çekici olabilir.



Yukardaki resim, Enno de Kroon'a ait. Eğer vaktiniz olursa Etsy ve Flickr’ı da ziyaret edebilirsiniz. Bu arada, tahmin edebileceğiniz gibi işin bir de tasarım ve mimari boyutu var ki o taraf da derya deniz.

22 Ağustos 2008 Cuma

I want to ride my bicycle...

Başlığı görünce çoğunuz Queen’in meşhur şarkısını çoktan mırıldanmaya başlamışsınızdır. Petrol fiyatları her geçen gün artarken, Avrupa’daki otomotiv şirketleri yeni modellerin geliştirilmesini iptal edip, yıl sonu kar hesapları yaparken; birçok ülkede bisikletin, sadece spor için değil ulaşım aracı olarak da tercih edildiğini gözlemliyoruz. Üstelik Danimarka'dan Japonya'ya birbirinden zengin içeriğe sahip bloglar, bisikletin önemini artırmak için ellerinden geleni (iyi ki de) yapıyor: Copenhagenize, Amsterdamize, Momentum Planet, Velo-city Munich, Bike Darlington, vs.



Evet, İstanbul’da ne trafik adabı ne de can güvenliği var, üstelik bu şehirleri bizle nasıl karşılaştırabilirsin dediğinizi duyar gibiyim çok da haklısınız ama bakış açısını değiştirmeyi başaran topluluklar değerlerini yaymayı da biliyor. Tabii bu arada yan sektörlerin doğması, tasarımın önem kazanması, hatta aksesuarların moda ikonuna dönüşmesi de kaçınılmaz bir hal alıyor. Eh, siz de bisiklet kültürüne sahip olup/olmadığınızı öğrenmek isterseniz Copenhagenize’daki yazıyı okuyup kendinizi test edebilirsiniz.

18 Ağustos 2008 Pazartesi

(Neredeyse) yenebilir kozmetikler...

Organik ürünler sadece gıda ve tekstilde değil, kozmetikte de gittikçe öne çıkıyor. Mesela, Dr. Murad markasına ait “nar” içerikli ürünlerin reklamları lüks eczanelerin camlarını kaplıyor. Yurtdışında, %100 doğal, kimyasallardan uzak, kobay olarak hayvanları kullanmayan, ambalajı ya da üretimiyle çevreye saygılı veya satın alınan her üründen çevreci bir sivil toplum kuruluşuna bağışta bulunan markalar her geçen gün çoğalıyor. Crema de Cacao, Mod.Skin Labs, Be Fine bunlardan sadece birkaçı...



Japonya’dan Hiina ise %100 soya sütünden yüz maskesi üreterek inovatif markalar arasına katıldı. Tamamı kadınlardan oluşan Hiina yetkilileri, sake üreticileri ve tofu yapanların pürüzsüz ve parlak ellere sahip olduğunu tespit eder etmez çalışmalara başlamış. Beşli paketlerde satılan maskeler, doğal içeriğe sahip olduğundan haliyle gıda fabrikasında üretiliyor.



Ne dersiniz, gelecekte, sabah akşam kullandığınız kozmetik ürünleri yiyebileceğinizi de düşünebiliyor musunuz?

7 Ağustos 2008 Perşembe

Doğal ve organik gıda devi Türkiye'ye gelir mi?

Hala “gelişmekte olan” statüsünden kurtulamayan “yalnız ve güzel ülkem” irili ufaklı markaların ilgisini çekmeye devam ediyor. Sanırım şu zaman dilimi için en son bomba, Best Buy. Elektronik ürünler pazarında bu kadar çekişme yaşanıyorken, Best Buy’ın ortamı daha da kızıştıracağına eminim. Peki ya benzer durum market piyasasında yaşanır mı? Birkaç yıl önce Tesco geldi ama ben “yeşil”in bu kadar gündemde olduğu bir dönemde organik ve doğala yatırım yapan Whole Foods’tan bahsediyorum.



1980 yılında kurulan Whole Foods, şu an Amerika, İngiltere ve Kanada’da doğal ve organik ürünlerde dünyanın en büyük perakendecisi. Felsefeleri, ekip biçtiğimiz ve verim aldığımız bu topraklarla insanoğlunun zincir ilişkisini simgeliyor: “Whole Foods, Whole People, Whole Planet”. Yerel üreticilere yönelik kredi programlarıyla marketlerinde satılacak ürünlerin sürekliliğini ve verimini artırmaya çalışıyorlar. Tabii ki, her marka gibi Whole Foods ve ürünleri hakkında da türlü yorumlar mevcut ama hizmet kaliteleri ile rakiplerinden çoktan ayrışmış durumdalar. Üstelik, Amerika ya da İngiltere’deki rakipleri doğal ve organik konusundaki yapılanmalarını yeni oluşturuyorlar.



Evet, Türkiye’de sebze/meyve alışverişi ağırlıklı pazardan yapılıyor. Şişli’deki organik pazarın geçmişi de çok değil ancak süpermarketlerimiz gıda ürün satın almalarına benzer anlayışla mı yaklaşıyor? Bunun için bir destek ya da yatırım yapılıyor mu? Üstelik Alara Tarım gibi uzmanlaşmış ve ayrışma başarısını yakalamış bir dev de bu topraklardan çıkma. Metropollerimizdeki bilinçli tüketicilerin sayısı gittikçe artarken, süpermarketlerin bu konuya verdikleri önem rakiplerinden ayrışmalarında önem kazanacaktır.

18 Haziran 2008 Çarşamba

Ekolojik mültecilere yerleşim çözümü...

1995’te yılında Kevin Costner ve Jeanne Tripplethorn’un başrollerini paylaştığı Waterworld filminin konusu, buzulların eridiği, herşeyin sular altında kaldığı bir dünyada mitolojik ada “Dryland”in arayışında geçer. Malum buzullar eriyor, sıcaklık ortalamasının yılda sadece 1° C ısınması ise deniz seviyesinin 1 mt. yükselmesine sebep olurken, Belçikalı mimar, Vincent Callebaut, Amazonlardaki dev nilüfer yapraklarından esinlenerek yarattığı ekoşehir, Elasticty, ile 2001 yılında ülkesi tarafından ödüle layık görülüyor. 50.000 kişinin yaşayabileceği, tamamıyla yenilenebilir enerjinin kullanılacağı, kendi kendine yetebilen bir yerleşimden bahsediyoruz. 33 atolden oluşan Kiribati’nin başkanı Anote Tong da Dünya Çevre Günü’nde Yeni Zelanda’daki etkinliklere katılarak 92.000 kişinin yaşadığı ülkesinde son yıllarda gözlenen değişimlere dikkat çekmeye çalışmış. Lilypad, yüzyılın sonuna doğru sular altında kalacak adalar için bir kurtuluş olabilir mi?