11 Mart 2009 Çarşamba

Geleceğin arkeolojisi...

Başlığa bakıldığında ikilemmiş gibi dursa da; (ve en azından ülkemizde meslek açısından pek rağbet görmeseler de) tarih ve arkeoloji hep önemlerini koruyacaklar. Mesela, trend analistlerinden ya da fütüristlerden bahsediyoruz, öyle değil mi? İlki mikro ya da makro trendler üzerine, fütüristler ise 10 yıllık hatta daha uzun dönemli öngörüler içeren analizlerde bulunuyorlar. Bu yüzden, konu başlığı ne olursa olsun geçmişten günümüze kadarki seyri iyi bilen ve buna göre ileriye dönük tespitlerde bulunan isimler yorumlarıyla ayrışmaya devam edecek.


© Pressburger Zeitung @ 1922

Mesela David J. Staley, “History and Future” isimli kitabında, tarihçiler geçmişi nasıl doğal görüyor ve analiz ediyorsa, fütüristlerin de geleceği aynı kabiliyetle yapabilmesi gerektiğini belirtiyor.

Bu beceriye sahip önemli isimlerden biri olan Li Edelkoort’un en son sergisi de Paris’te geçen pazar sona erdi. Dünyada ilk kez trend öngörmeyi meslek olarak kabul edip retrospektif bir yaklaşımla sunan serginin başlığı “Geleceğin Arkeolojisi: Li Edelkoort ile 20 Yıllık Trend Tahminciliği” idi. Trendlerin, gelip geçici bir heves olmalarından çok yaşam tarzımızı ne kadar derinden etkilediğini gösteren sergi, birbiriyle etkileşimli 7 çift trend üzerine odaklanmış.



Küresel kriz patladığından beri, Büyük Buhran döneminin iyi incelenmesi gerektiğini tavsiye eden yazılar, bloglarda yorumlar hatta kitaplarla karşılaşıyoruz. Geleceğin iş yapış şeklinde "farklı disiplinlerden uzmanlar biraraya gelecek ve işbirliği yapacak" derken, bu grup içinde kültürel arkeologlara mutlaka ihtiyaç duyulacak.

9 Mart 2009 Pazartesi

i-deco 09’nun ardından...

7 Mart Cumartesi günü i-deco’da seminer vermek üzere İstanbul’a gelen Ron Kemnitzer’i dinlemek için CNR’daydım. Biraz erken gidip, geçen yıla göre bir farklılık var mı diye fuar alanını geziyim istedim. Ama gördüm ki, iyi niyet söz konusu olsa bile uygulama yine yetersiz.



Mobilya, ev tekstili ve aksesuar firmaları bir yerde, “IDEAS” olarak ayrılan ürün tasarımcıları başka bir alanda yer alıyordu. Artık kriz mi ilgisizlikten mi, özenilmiş bir çalışma duygusunu hissedemedim. Aynı bölümde, sadece Koleksiyon özel bir stand yaptırmıştı. Simsiyah bir zemin üzerinde ürünler hiçbir şekilde ayrışmıyordu. Tek fark edilen en dipte ve köşede olmasına rağmen Nordist standı idi. Acaba “tasarım dünyasına nice isim sunan Kuzeyliler bu işi bilmiyor da biz mi biliyoruz?” diye düşünmeden edemedim.



Sunumlar ise aynı salonda ortada, bayağı interaktif şekilde yapılıyordu. Gezenlerin telefon konuşmalarından tutun da çocuk bağrışmalarına kadar herşeye rağmen konsantre olup dinlemeye çalışıyorsunuz. Üstelik, toplasanız izleyici mevcudiyeti 30 kişiyi geçmez. Keşke, seminerler, şehir merkezinde bir üniversitede yapılsa, en azından öğrencilerin katılımı sağlanabilse ya da i-deco, Tasarım Haftası’na denk getirilerek bir çarpan etkisi yaratılabilse.



Tüm bu olumsuzluklara rağmen, Ron Kemnitzer 1 saat süren ve içeriği yoğun bir sunum yaptı. Konuşmasına IDSA Başkanı olmadığını söyleyerek başlayan Kemnitzer, Villa Tosca Design Management Center ile birlikte geliştirdikleri metodolojiden ve trend raporundan bahsetti. Mimari, moda ve ürün tasarımı olmak üzere üç başlıkta hazırlanan rapor, devamlılığını koruyan ya da parlayan akımların örneklerini zengin görsellerle özetledi.

Kemnitzer, trendlerden bahsediyorken cuma günü sunum yapan Nokia Tasarım Direktörü Eero Miettinen’in bir sözüne de değindi. Pahalılığından dolayı Finlandiya’daki her evde Alvar Aalto koltuklarının olmadığını belirten Miettinen, yine de evlerin Aalto’dan esinlenen ürünlerle döşendiğini söylemiş. Böylece Kuzey Ülkelerinin tasarımını dünyaya yayan perakende devi IKEA’nın ne yaptığını da tek cümleyle özetlemiş oldu.

6 Mart 2009 Cuma

Eğitim ve deneyim...

Eğitim, kim ülkelerin çözmeye kimi ülkelerin ise kalitesini iyileştirmeye çalıştığı bir konu. Mesela, gelişmiş ülkeler bilgi toplumu olma özelliklerini korumak için her geçen gün yeni programlar yaratıyor, hatta bu programları ilköğretim seviyesine bile uyarlamaya çalışıyorlar. Çekim merkezi olma özelliğinin kendilerine sağladığı maddi kazanç da yadsınamaz boyutta. Diğer taraftan, gelişmekte olan ya da fakir ülkeler ise devlet politikalarından tutun da cinsiyet ayrımcılığına kadar birden fazla sorunla boğuşuyor.


© Getty Images

Peki uzmanlar geleceğin eğitim ortamını nasıl tasvir ediyor? Daha fazla işbirliği ve problem çözmeye dayalı, öğrenci katılımının yüksek ve yaratıcılığın geliştirildiği bir ortam. Dünya Bankası’na göre, tüm çocukların eğitilebilmesi için 2015’e kadar 100’den fazla ülkede 10 milyon yeni sınıfın yapılması gerekiyor. Mevcut bir sürü okulun tamir ihtiyacı da cabası. Burdan yola çıkan Architecture for Humanity de geleceğin sınıfının tasarlanması için proje yarışması başlatıyor. Katılım o kadar yüksek ki, daha ilk ayda 200 başvuruda bulunulmuş. Kayıt için son tarih 4 Mayıs, proje sunumu için ise 1 Haziran.



Peki ya deneyimden ve eğitime yönelik sosyal topluluklardan bahsedersek, Amerika’nın genç girişimcileri ne yapıyor? Bazı üniversiteler, kampüs hayatları hakkında öğrenci/mezun yorumlarına yer vermeye başlamış olsa da bundan tatmin olmayan 27 yaşındaki Jordan Goldman, geçen eylül ayında Unigo’yu kuruyor. Siteye ilgi yoğun. 15.000’den fazla öğrencinin yorumu, resimleri, videoları… Hepsi birebir üniversite hayatındaki kendi deneyimlerinin ürünü.



Sosyal sorunlara çözüm getirmek ya da yaratıcı fikrinizi hayata mı geçirmek istiyorsunuz? Sanal dünya ve işbirliği, ihtiyaçlarınıza kesinlikle yanıt verecektir.

4 Mart 2009 Çarşamba

Çağdaş “flaneur”: Urban Sketchers

Flaneur” kelimesi 19. yy.da ünlü Fransız düşünür Charles Baudelaire tarafından tanımlandı. Anlamı da, şehri yaşamak/deneyimlemek için gezen kişi demek. İster züppe ister aylak diyelim Fransız Devrimi’nden sonra ortaya çıkan bu grubun şehir hayatını etkilediği sosyolojik bir gerçek.



İşte bugünün “flaneur”leri de, Urban Sketchers’da yer alan çizerler olsa gerek. Amerika’da yaşayan gazeteci/illüstratör Gabi Campanario tarafından 2007 yılında başlatılan blogda bir sürü ülkeden katılımcı var. Yaşadığı ya da seyahat ettiği şehri gezerken gözüne takılanları resmeden çizerler sanatlarını büyük bir ustalıkla konuşturuyor.

Türkiye’den tek katılımcı, Samantha Zaza. Geçenlerde tanışma fırsatı elde ettiğim Samantha’nın çalışmaları harika! Sohbet sırasında, resmettikleri konusunda diğer çizerlerin “Aa, Türkiye’de Starbucks mı var?” gibi yorumlarda bulunduklarını öğrendim. Hayatında hiç İstanbul'a gelmemiş insanlar, (neredeyse birebir görüntüsüyle) minibüs ve dolmuş ayrımını Samantha aracılığıyla öğrenmiş oluyorlar.


© Samantha Zaza

Sanal dünyanın, sınırları ortadan kaldıran özelliğiyle barındırdığı fırsatlar sınırsız. Tasarım, kültür alışverişi, deneyim, paylaşım, işbirliği... İster pazarlama ister sanat hangi yönden bakarsanız bakın, projeleri bu bakış açısıyla değerlendirmekte fayda var.

2 Mart 2009 Pazartesi

Design Indaba 2009

Güney Afrika’nın tasarım konferansı ve beraberinde düzenlenen fuarı Design Indaba dün itibariyle sona erdi. 25-27 Şubat tarihlerinde düzenlenen konferansın konuşmacıları arasında Bruce Mau’dan Li Edelkoort’a Marcel Wanders’ten Patricia Urquiola’ya kadar önemli isimler yer aldı.

Design Indaba’da benim gözüme takılanlar ise öncelikle Black Heart Gang’in sürreel animasyonları... Üçleme olan, “Tale of How” ve “Tale of Then” sitede mevcut ama “Tale of When” bu yıl içinde hazır olacak. Bu arada United Airlines için hazırlanmış “Sea Orchestra” filmini mutlaka izleyin. Animasyonun yükselen değerinden UA iyi faydalanmış.



Diğeri ise Fransız, 5.5 Tasarım Ofisi. Projelerine göz attığımda geçen yıl yaptıkları “Save a Product” çalışması çok ilginç geldi. 2004 yılında önemli bir müşteriden sofra aksesuarlarıyla ilgili bir brief alıyorlar. 2 yıllık çalışmanın sonunda tüm seri şekilleniyor. Ancak basın tanıtımına sadece 2 hafta kala 45.000 adet üretilmiş koleksiyonun satışından toptan vazgeçiliyor. Böyle keyfi bir karar karşısında tasarımcının rolü ne olmalıdır diye sorgulayan 5.5, tüm ürünleri satın alıyor. Başlattıkları “Save a Product” kampanyası ile de her ürünü sadece 1 Euro’ya satışa sunuyorlar. Mesajları da çok net: Tasarımcılar, sadece estetik kaygılar gütmemelidir. “Batan gemiyi en son kaptan terkeder” edasıyla tasarımcı da bu serüven de hem koruyucu hem de şahit görevini üstlenir. Tahmin edebileceğiniz gibi ürünler kapanın elinde kalmış.



O keyfi tavır neydi bilemiyoruz ama basına yansımayan kim bilir ne üretim hataları ya da başarısızlıkla sonuçlanan ürün grupları oluyor da ruhumuz bile duymuyor.