10 Eylül 2008 Çarşamba

Çöp sanatı…

Dünya nüfusu her geçen gün çoğaldığı gibi tüketim de beraberinde artıyor. CSR Europe’un yayınladığı “Sürdürülebilir Pazarlama Rehberi”ne göre bu şekilde tüketmeye devam edilirse sadece İngiltere, Fransa ve Almanya için 3, Amerika için ise 6 dünyanın gerekli olduğu belirtiliyor.

Bir tüketici olarak ben de alışveriş yapıyorken aklıma hemen çöpü geliyor. Ne kadar tedbirli ya da tutumlu davransak da ister istemez ömrünü doldurmuş ya da atmak zorunda kaldığımız eşyalar da çıkıyor. İşte, nerdeyse son 20 yıldır çöpten sanat çıkaranların sayısı artık daha da artmaya başladı.



HA Schult’un 6 ay ve 30 yardımcısıyla oluşturduğu ve 1996’dan beri dünyayı dolaşan çöp insanlarını mı istersiniz, Tim Noble ve Sue Webster’ın çöpten gölge oyununu mu, Susan Stockwell’in çay paketlerinden yarattığı ülke haritalarını mı yoksa plastik torbalardan dev heykelleri mi? Yaratıcılıktan bahsedince çeşit bol.

Kim bilir belki Damien Hirst ya da Jeff Koons gibi fabrika misali çalışan sanatçılar günün birinde bu alana yönelik eser üretirlerse Sotheby’s’de uçuk rakamlı müzayedelere rastlayabiliriz. Ya da tasarıma dikkat çekmek ve bağış toplamak için işlek caddeler üzerinde dev inek veya ayakkabılar sergilemek yerine tüketim toplumunu bilinçlendirmek üzere bu konuya yönelik bir etkinlik daha dikkat çekici olabilir.



Yukardaki resim, Enno de Kroon'a ait. Eğer vaktiniz olursa Etsy ve Flickr’ı da ziyaret edebilirsiniz. Bu arada, tahmin edebileceğiniz gibi işin bir de tasarım ve mimari boyutu var ki o taraf da derya deniz.

8 Eylül 2008 Pazartesi

Lift Asia’dan devam...

Bruno Giussani sağolsun, Lift Asia’daki sunumlarda nelerden bahsediğildiğinden bayağı haberdar oluyoruz. Mesela: Sürdürülebilir şehirler konusunda proje geliştiren ve New York’ta yaşayan Koreli mimar Soo-In Yang’ın “The Living City” projesi ile gelecekte binaların yaşayan organizmalar gibi birbiyle iletişim halinde olacağını, nefes alacağını öğreniyoruz.



Ya da San Francisco’daki Nokia Design’dan Raphael Grignani’nin, cep telefonunun bugünkü değerinden daha ucuza mal edildiğinde hangi sonuçlara varılabileceğini öngörmek üzere planladıklarını takip edebiliyoruz. "Five Dollar Comparison" Projesi de, dünyada hala 3.3 milyar kişinin cep telefonundan mahrum olduğunu ama gerçekten birbiriyle iletişimde olabilecek bir dünyadaki simgelerin neler olabileceği üzerine global bir araştırma.



Ya da, (yine Nokia Design’dan) Adam Greenfield’in “mobiquity” (cep telefonuyla her an her yerde) kavramını ve ağ şehirlerin teknolojiden ziyade “orada yaşamanın nasıl hissettireceği” üzerine fikirlerinden haberdar oluyoruz. İngiltere’deki “twitter”layan köprüler, Oakland’daki suç haritası, konuşan New York.



Yani web’de yaşanan 2.0 devrimi, şehri nasıl takip edeceğimize, şehirlerin neye ve nasıl ortamlara dönüşeceğine, hayatımızın nasıl olacağına da yansıyacak ve bu alışkanlıkların nasıl şekilleneceğine yine bizler karar vereceğiz. O nedenle, bu hizmetleri sunan ya da sunacakların projelerini tasarlarken üzerlerine büyük sorumluluk düştüğü gibi biz kullanıcıların da bu gelişmelere dışardan izleyici ya da herşeyi olduğu gibi kabullenici değil katılımcı tavırla takip etmeliyiz.

5 Eylül 2008 Cuma

LIFT Asia: Dijitalizm ve Sosyal Yaşam...

Laurent Haug tarafından web için yeni teknolojiler ve araştırma hizmeti vermek için kurulan şirketi LiftLab’in 2006 yılında ülkesi İsviçre’de başlattığı LIFT konferansının Asya ayağı, 4-5-6 Eylül’de Kore’nin Jeju Adası’nda düzenleniyor. Konuşmacılar ve oturum başlıkları etkileyici! Kağıt parasız bir dünyanın portresi, sürdürülebilir dünyada enerji tasarrufu sağlayan pratik cihazlar, yaşadığımız yerlerin enformasyon teknolojisi sayesinde değişen yüzü (akıllı evler, akıllı eşyalar, akıllı kıyafetler, RFID etiketleri, vb.), teknolojinin daha iyi bir toplum yaratabilmesindeki rolü, sosyal ağların geleceği, tekno-göçebeler ve robotlar...



LIFT’in bu etkinliğe kattığı diğer önemli bir unsur ise çeşitli disiplinlerden insanları biraraya getirerek teknolojinin toplumdaki yeri ve önemini tartışmak ama aynı zamanda katılımcıların hem duygularına hem de duyularına hitab edebilmeyi sağlamak. Bunun için de “LIFT Deneyim” bölümünde Nabi Sanat Merkezi ile ortak yürüttüğü projede dijital çağda teknolojinin insan ilişkilerine kattıkları üzerine sanatçılar tarafından hazırlanmış sunumlar ve enstalasyonlarla deneysel bir yaklaşım sunuyor. Sırf kahve aralarını, daha verimli ve ilham veren sevimli zamanlar haline getirmek için geliştirilmiş harika bir fikir.

LIFT sayesinde, bundan böyle Adam Greenfield ve Jan Chipchase kesinlikle daha sıkı takip edilecek. Bu arada, İsviçreli maceraperest Sarah Marquis’nin Avustralya’da yaptığı 14.000 km.lik yürüyüş tecrübesine de göz atabilirsiniz (ama İngilizce versiyonu ne yazık ki mevcut değil). Doğada, harici bir güç kaynağı kullanmadan nasıl yaşanır göstermeye çalışan Marquis’nin serüvenini meraklıları TV programından düzenli olarak takip edebiliyormuş.

4 Eylül 2008 Perşembe

Müzeler cepte...

Koleksiyonlarındaki eserlerle bünyesinde büyük bir hazineyi barındıran müzeler bilgi açısından da zengin bir dünyaya sahip. Sanat düşkünlerinin çok iyi bildiği gibi müzelere kalabalık bir grupla gittiğinizde rehberden yardım alabilir, bireysel takılmak isterseniz odyotur cihazlarını kiralayabilirsiniz. Şimdi ise devir, mobil dünyanın nimetlerini keşfetme ve tecrübe ettirme devri.

Dijitalizmin tırmanışa geçmesiyle birlikte çoğu yabancı müzenin internet sitesinden ister mp3 formatında ister podcast’larına üye olarak müze turlarını kendi PDA, iPod ya da cep telefonunuza yükleyebiliyorsunuz.



Hazırladığı multimedya turu ile Bafta ödülü sahibi Tate Modern ise, mobil dünyadan daha fazla nasıl fayda sağlanır konusu hakkında müze çalışanlarına yönelik bir de seminer düzenliyor.

Ülkemizde azımsanmayacak kadar Blackberry ve iPhone kullanıcısı varken, Sabancı Müzesi’nin böyle bir hizmeti başlatması, Dali Sergisi ile ilgili bilgileri ya da mini turu, sergi öncesinde sanatseverlere izletmeleri fark yaratmaz mı? Tabii, bu cihaz sahiplerinin kaçı sanat düşkünü orası meçhul...

2 Eylül 2008 Salı

Hollywood’da “Türk”leştirdiklerimizden misiniz?

Geçen yıldan bu yana uluslararası tasarımcıların “İstanbul”dan esinlenerek hazırladığı ürünler ön plana çıkarken şimdi de Hollywood’da “Türk” esintisine rastlıyoruz. Pek fazla olmasa da Hollywood yapımlarında çetin ceviz, gözü pek kahramanlara “Türk” lakabının verilmesine rastlamışızdır. Turk 182!, Snatch’teki Turkish karakteri, Ocean’s Eleven’daki şapşal kardeşlerden Turk Malloy gibi örnekler çoğaltılabilir... Ama en taze örneğimiz 12 Eylül’de Amerika’da vizyona girecek “Righteous Kill” filminde Robert De Niro’nun canlandırdığı tecrübeli dedektif “TURK”.



BTÜRK’ün tasarımcısı olsam derhal babaya özel tee’ler tasarlar ve film gösterimi öncesinde kendisine gönderirdim. Malum, ülkemizi ziyaret eden ünlüler çarşı pazar alışverişine çıktıktan sonra yabancı sitelerde veya bloglarda “aman ne giymiş, ne takmış” diye haklarında günlerce yazılıp çiziliyor. Beklemeye ne gerek, ekspress kargo ile adrese teslim!